
Aydoğan, kendileri ile birlikte toplumda “Kadınla kaybedilirden, kadınla kazanılıra” doğru bir gelişimin olduğunu söyledi. Aydoğan, seçmenleri ile sürekli görüşmeyi esas aldığını, onların eleştirisine her zaman büyük bir değer verdiğini ifade ediyor.
Kendiniz Türk olmanıza rağmen Kürtlerin özgürlük mücadelesine hangi ölçüleri dikkate alarak ilgi gösterdiniz?
Milliyet olarak Türk’üm ancak Kürt meselesiyle ilgilenmem köken olarak Türk kimliğimle ilgili değildir, dünya görüşümle ilgilidir. Türkiye devrimci- sosyalist hareketiyle 1977 yılında üniversitede tanıştım. Yaklaşık iki yıl Türkiye sosyalist hareketi içerisinde kaldım. Daha sonra Kürt arkadaşlarla ve onların mücadelesiyle tanıştım. Türkiye’de devrim ve sosyalizm iddiasıyla mücadeleye başlamıştık, ancak 1980’de 12 Eylül askeri faşist darbesi yapıldı. Darbeyle birlikte Türkiye Devrimci Hareketi olarak sosyalist bir sistem kurma hayalimizin de bittiğini gördük. Darbe ile birlikte Türkiye devrimci hareketi tasfiye olmuştu. Aslında 78 yılında Kürt hareketiyle tanışmamla birlikte Türkiye devrimci hareketinden yavaş yavaş kopuşum gerçekleşti. Zaman içerisinde “Kürtlerin kurtuluşu olmadan, Kürtler Türkiye’de özgür ve eşit yaşamadan Türkiye halkının da özgür yaşaması mümkün değildir” görüşü ağır bastı. Sonuç olarak Türkiye sol hareketi içerisinde gerçekleştiremediğimiz devrim iddiamızı Kürt Hareketi gerçekleştiriyordu. Bu temelde de Kürtlerin özgürlüğü için Kürt halkının özgürlüğü için bu mücadele içerisinde yer aldım. Şu anda bir Kürt devrimi yaşanıyor bu ülkede, yakın bir süreçte de, zafere ulaşacak bir devrimdir. Bugün de BDP içerisinde çalışarak hem de Kürt devrimine katkı sunmaya çalışarak, bu mücadeleyi sürdürüyorum, yaşamımın sonuna kadar da Kürt halkıyla birlikte olacağım.
Sağlık Bakanlığı’nda mühendis olarak görev yapıyordum ve 1999 yılında emekli oldum. Kamu görevlisi olduğum dönemde Sağlık Emekçileri Sendikası’nda uzun yıllar yöneticilik yaptım. Tabii bu profesyonel bir yaşam değildi. Hem mühendis olarak çalışıyordum hem de sendikal faaliyetlerimizi sürdürüyorduk. 1999’dan beri de açıkça ve çok net olarak söylemem gerekir ki bütün zamanımı, 8 saatlik uyku zamanı dışındaki tüm zamanımı, bu mücadele içerisinde geçiriyorum. Milletvekili olduktan sonra yoğunluk kazanmış bir durumum yok. Yaklaşık 6-7 yıl Tutuklu Aileleri Dernekleri alanında çalıştım. Demokratik Toplum Partisi’nin kurulmasıyla birlikte hem parti kurucusu oldum hem de genel merkez yöneticiliği yaptım. Bu yoğun yaşamımda hiç bir sey değişmeden yine milletvekili olduktan sonra da devam etti.
Tabii bir kadın olarak böylesine yoğun bir politik yaşam içerisinde, aile yaşamını sürdürmek çok zor. Bunu kabul ediyorum ama herşeye rağmen son iki yıla kadar evlilik ve aile yaşamımı birlikte sürdürmeye çalıştım. Ancak bu bir sürdürme değildi. Kızıma da sınırlı bir zaman ayırabildim. İki yıl önce de birlikte yaşadığım eşime de çok fazla haksızlık etmeme adına evlilik yaşamımı bitirdim. Kızım 25 yaşında olduğundan şu kendi yaşamını benden bağımsız sürdürebilecek bir noktaya geldiğinden ben profesyonel olarak çalışmalarımı sürdürüyorum. Türkiye’de veya dünyada kadınlar açısından böylesine yoğun bir politik yaşamını, aile yaşamını birlikte ortak sürdürmek son derece zor. Çünkü gerçekten demokrat ve özgür yaşam birliğine inanan erkek sayısının çok az olduğunu düşünüyorum. Hatta parmakla sayılacak kadar az. Bu nedenle bizim gibi politik yaşam içerisinde yoğunca çalışan kadınlar açısından çok demokrat, özgürce düşünen bir eş olmadığı müddetce hem aile hem de bu yoğun politik yaşamın bir arada sürdürülmesini zor görüyorum.
Bir kadın politikacı olarak politikayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Politika bir yaşam biçimidir. Hayatın kendisidir. Dolayısıyla bir kadın politikaya atıldığı zaman, yaşamınızı politikaya göre biçimlendirmeye çalışıyorsunuz. Yaşam içerisinde karşılaştığınız durumlar, sıkıntılar, zorluklar, özgür bir kadın olarak nasıl yaşadığınız, nasıl yaşamanız gerektiği, ailenizle, toplumla olan ilişkileriniz, bir milletvekili olarak meclisteki duruşunuz ve mücadele içerisindeki, halk içerisindeki yeriniz bütün bunların hepsi politik olan şeylerdir. Siz bunları politik bir kadın olarak doğru bir şekilde temsil etmeye çalışıyorsunuz. Topluma bu anlamda örnek olacaksınız ki, toplumdaki kadınların siyaset ve politikaya ilgileri olsun. Bizim toplumumuzda biliniyor. Türkiye toplumunda, Kürt toplumunda kadında politikleşme Kürt Özgürlük mücadelesinin gelişmesiyle birlikte oldu. Türkiye toplumunda da biraz 1980 öncesi Türkiye devrimci hareketin gelişmesiyle birlikte olmuştu, ancak en genel anlamda söylemek gerekirse bugün çok çeşitli nedenlerle olmuyor. Onun için politika içerisinde bizim gibi insanların bulunması, kadına öncülük etmesi, insanların kafasında “kadın olarak bir politika yapılabilir” düşüncesini uyandırmak gerekiyor. Bu anlamda kadının politika yapılması gerektiğini düşünüyorum. Zaten politika yapan kişi hayatın da bir politika olduğunu görünce, bir daha politik yaşam içerisinden çıkmaz, çıkmak istemez. Nitekim bunu kendi siyasal yaşamımızda da görüyoruz. Kadın arkadaşlarımız politik yaşam içerisinden kolay kolay çıkmıyor, bağını koparmıyor. Çünkü hayatı yorumlamayı politika yaparken öğreniyor ve bu şekilde içerisinde bulunuyor.
Bir milletvekili olarak yürüttüğünüz politika siz de ne gibi bir formasyon kazandırdı, kendinizdeki gelişim durumunu nasıl görüyorsunuz?
Benim yaşamımda çok değişen bir şey olmadı. Ben şuna inanıyorum. İnsanları yaptıkları görevler değil, kişilikleri önemlidir. Sonuç olarak görevlerin hepsi gelip geçicidir. Bugün milletvekili olabiliriz ancak iki sene sonra biter. Ancak siz mücadele içerisindeki yerinizle, duruşunuzla, halka ve mücadele değerlerine olan bağlılığınızla bir yer edinebilirsiniz. Sizin bu şekilde edindiğiniz yer kalıcı bir yerdir. Mevkiniz, makamınız ne olursa olsun kalıcı olan budur. Bunu kendi özel yaşamımda yaşadığım içinde biliyorum. Uzun süre Diyarbakır da Tutuklu Aileleri Federasyonu Genel Başkanlığını yaptım. Yürüttüğümüz çalışmalar nedeniyle o dönem gerçekten halkın yanında çok saygın bir yerimiz vardı. Her yerde halkın çok büyük sevgisini kazandık, saygısını gördük. Ama aynı dönemlerde yine bizim hareketimizden, partimizden örneğin belediye başkanlığı yapıp da, sonra halkın kendisine selam vermediğini de gördük. İnsanlar, o kişilere yaptıklarıyla ve kişilikleriyle değer biçiyorlar, makamlar ve mevkilere göre değil. Nursel Aydoğan olarak bir milletvekili olduğum için değil, mücadeleyle, emeğimle bir yerim olsun istiyorum.
BDP’li diğer kadın milletvekili arkadaşlarınızla mecliste ne gibi bir farklılık getirdiğinizi düşünüyorsunuz?
Bu konuda hiç mütevazi olmayacağım. Ki gerçekten 2007 yılında arkadaşlarımız ilk parlamentoya seçildiğinde özellikle Türkiye kamuoyunun çok büyük önyargıları vardı. Herkes diğer siyasal partilerdeki sayıları parmakla sayılacak kadar az olan kadın arkadaşların duruşu gibi bir duruş bekliyorlardı. 2007 yılında insanların kafasında bir algı değişikliği yaratıldı. Milletvekili algısı değişikti.
Neydi bu algı?
O zamana kadar milletvekilleri kadın olsun, erkek olsun önemli değil. Özellikle de elit tabakadan seçilirdi. Halktan bir arkadaşın milletvekili olması, hele hele halktan bir kadının milletvekili olması mümkün değildi. Bu bizim hareketimizle, mücadelemizle birlikte kırıldı. Mücadele eden kadının, emek üreten kadının milletvekili olabileceğiyle ilgili önemli bir algı değişikliğiydi. 2007 ile birlikte bu algıyıda değiştirdik. Milletvekilleri sonuçta halkın vekilleridir, halkın içinden olmalıdır. Halkla birlikte mücadele etmelidir. Bugün Türkiye’de bizim gibi düşünmeyen insanların bile BDP’li kadın milletvekillerini takdir ettiklerini, duyuyor, biliyor, görüyorum. Tabii ki kadın arkadaşlar alanlarda, halkın içinde mücadele ediyorlar, parlamentoda aktiftirler. Bütün bunların böyle olmasının nedenleri var. Bizde cins kotası var. Bu kota yaşamın her alanında gerçerli. Örneğin başkan vekilliklerinde mutlak bir kadın erkek olmalıdır. Yer aldığımız komisyonlarda, tüm mekanizmalarda kadın kotasına uygulanmaktadır.
Türkiye kamuoyunda yarattığımız en önemli algı “kadınla kazanılır” düşüncesinin artık bütün siyasal partiler tarafından kabul edilmesidir. 1999 yılında ilk seçimlere girerken bizim dışımızdaki partilerde “kadınla kaybedilir” anlayışı vardı. Hatta kitlemiz üzerinde bile etkili olmaya çalıştılar. Ancak biz ısrarla “kadınla kazanılır” görüşünü savunduk ve 1999 yerel seçimlerinde arkadaşlarımız yer aldılar. Daha sonraki seçimlerde kadın sayısı arttırılarak “kadınla kazanılır”a dönüştürdük. Bu mücadelemiz diğer siyasi partileri öyle bir noktaya getirdi ki, CHP tüzüğünü değiştirerek yüzde 33 kadın kotası koydu. AKP, 2011 Haziran seçimlerinde düşündüğünün üzerinde kadın milletvekili koymak durumunda kaldı. Bakın 1999 yerel seçimlerinde AKP’nin 2500 yakın belediyesi var, bu 2500 belediyeden sadece bir kadın, o da beldede adaydı. Ancak sizler de göreceksiniz önümüzdeki dönem yerel seçimlerinde yüzlerce kadını belediyelerde aday olacak. Biz kadının kazandırdığını herkese gösterdik. Kadının değişim gücünü gösterdik. Kadının toplumu olumlu yönde nasıl değiştirdiğini gösterdik. Bizim mücadelemizle diğer siyasal partilerdeki kadınlar uyandılar. Örneğin CHP’de, AKP’de bütün siyasal çalışmaları yapan kadınlardır. Ancak yönetim ve karar mekanizmalarında, temsiliyet mekanizmalarında en az yer alan onlardı. Onlar bizim mücadelemizle artık temsiliyet, yönetim ve karar mekanizmalarına gelmeye başladılar. Bunları da kadın hakları açısından da bir kazanım olarak görüyoruz. Kürt kadınları çok iyi şeyler yaptılar; toplumu değiştirip dönüştürdüler, toplumda kadına yönelik algıyı değiştirdiler. Türkiye gibi bir ülkede bu yapılanlar devrim niteliğindedir, çok önemlidir diye düşünüyorum.
Daha önce yürütmüş olduğunuz sendikacılık ve dernek çalışmalarınız ile bu çalışmalarınız arasındaki farklılıkları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kamu alanında çalışırken profesyonel bir çalışma değildi, ancak yine de o alanı örgütlemeye çalıştık. Bir taraftan üye yapmaya çalışırken diğer taraftan sendikaların yasal alanda kabulü için bir mücadele yürüttük. O dönemde fiili ve meşru sendikacılık yapıyorduk. Devletin sendikalar yasasının kabul edilmesiyle birlikte yeni bir dönem de başlamış oldu. Tabii ki politika farklı bir şey. Profesyonellik gerektiriyor, buna inanıyorum. Şöyle düzen partisi gibi, AKP’li, ya da CHP’li olsaydık bir profesyonel bir çalışma gerekmeyebilirdi. Ancak BDP ya da geleneğimizdeki diğer partiler salt bir parti değildir, bir düzen partisi değildir, bir halkın özgürlük mücadelesi sürdürülüyor. Halkın yasal demokratik zemindeki temsilcisidir. Dolayısıyla yükü, görevleri ağırdır. Halkla birlikte bu mücadeleyi sürdürüyor. Bu durumda günde 3 saat ya da 5 saat çalışmak, boş zamanları doldurmayla böyle bir çalışmayı başarıya ulaştırmaz. Profesyonel çalışmak gerektiğini düşündüğüm için böylede yaşıyorum.
Amed milletvekilisiniz, seçmenlerinizle görüşüyor musunuz? Görüştüğünüzde sizlerden ne gibi talepleri oluyor?
‘Seçmenlerle görüşüyor musunuz?’ sorusu aslında bize sorulacak bir soru değil. Bizim politika yapma anlayışımıza göre her gün seçmenlerimizin, halkımızın arasında olmak zorundayız. Halk için siyaset yapıyoruz. Halkla birlikte siyaset yapıyoruz. Bu anlayışı, bu tarzı benimsiyoruz. Dolayısıyla ben Amed’de bulunduğum süre içerisinde farklı bir çalışma içerisinde değilsem, bir il yöneticisi gibi çalışıyorum. Sabah saat 10:00 partiye gidiyorum ve akşama kadar, il yönetimiyle birlikte çalışmalarımı sürdürüyorum. Her daim halkın içinde olmaya çok özen gösteriyorum. Halkın çocuklarının hastalığından tutun da, ekonomik sorunlarına, çocuğunun üniversite yaşadığı sıkıntılardan, cezaevindeki çocuğunun sıkıntılarına kadar, mecliste ve meclis dışında yapabileceğimiz ne varsa, onlarla birebir ilgilenerek yapmaya çalışıyorum. Yine il yönetimimizle birlikte esnaf, aile, sivil toplum örgütleri ziyaretleri yapıyoruz.
Tabii ki Amedliler de yaptığımız politikanın zorluklarını biliyorlar, buna rağmen her etkinlikte yanlarında olmamızı da istiyorlar. Düğünlerinden, bayramlarına kadar eylemlerde birlikte olmamızdan memnunlar. Amedliler direnişi bir yaşam biçimi olarak seçmiş olan bir halktır. Tabii bizim de yanlarında olup sorunlarıyla ilgilenmemiz onları çok memnun etmektedir. Tabii bunları yapmadığımız zamanda eleştiriyorlar. Haklılar da. Binlerce şehit, faili meçhul cinayet var. Değerler var. Yoksulluğa terk edilmiş bir yaşam var. Bu nedenlerle onlar ne isteseler, ne söyleseler haklılar. Tüm eleştirileri de memnuniyetle karşılıyorum. Eleştirileri hemen not edip bunun karşısında gücümün yettiği oranda yapmaya çalışıyorum. Meclis dışındaki zamanımı böyle geçiriyorum.
Dokunulmazlığımızı halk verdi halk alabilir!
AKP’nin gündeme getirdiği ‘dokunulmazlıkların kaldırılması’ konusunda ne düşünüyor sunuz?
AKP dokunulmazlık meselesini BDP milletvekillerinin üzerinde demoklesin kılıcı gibi tutuyor. Canı istediği zaman ‘dokunulmazlıklarınızı kaldırırım’ diyerek bir şantaj ve tehdit unsuru olarak kullanmak istiyor. AKP’nin şunu bilmesi gerekir ki, ben ve bütün arkadaşların bir dokunulmazlık zırhına bürünerek hiçbir çalışma yürütmüyoruz. ‘Dokunulmazlık var’ diye milletvekili de olmadık. Her birimiz demokrasi mücadelesinden geliyoruz. Bu ülkede uzun yıllardan beri hem demokrasi mücadelesinde hem de Kürt halkının özgürlük mücadelesi içerisinde yer aldık. O zaman nasıl çalıştıysak, şimdi de öyle çalışıyoruz. Hiç kimse bizi ‘dokunulmazlıklarınızı kaldıracağız’ diye tehdit edemez, bunu bir şantaj olarak kullanamaz. Kullansa da zaten beyhudedir.
Dokunulmazlıkların kaldırılması siyasi bir yaklaşımdır. Siyaseten yanlış bir durumdur. Mecliste 850 tane dosya beklerken, bunların içerisinden sadece 10’nu seçmek, ‘dokunulmazlığı kaldıracağım’ demek etik değildir. Salt bizim arkadaşlarımızın Şemdinli’deki buluşmaları mıdır Türkiye’de en önemli olan! Taciz dolayısıyla dosyası olanlar, ihaleye fesat karıştırmaktan, farklı farklı nedenlerden dosyası olanlar var. Bize göre onlar daha önemlidir. Getirsinler onları yargılasınlar. Ama getiremezler, kaldıramazlar. Zaten bu konuda AKP bir grup kararı da alamayacak. Çünkü Başbakan bir grup kararı aldığında bu grup kararına uyulmazsa otoritesinin sarsıldığını düşünecek. Bunun siyasi sonuçlarını mutlaka hesaplayacaklar. Siyaseten yanlış bir iş yaptıklarını görecekler. Hiçbir şey o kadar basit değildir.
Biz Türkiye’deki yüzde on seçim barajı nedeniyle dünyadaki en zor yöntemle bağımsız seçilerek parlamentoya geldik. Her birimizin arkasında 70-80 binlerle ifade edilebilecek halk var. Demokrasilerde inancımız bizim odur ki, sizi kim milletvekili yaptıysa, ancak sizi o görevden alabilir. Biz halkımızın iradesiyle milletvekili olduk, dokunulmazlığımızı kaldıracak olan da halktır. Bunun dışındaki hiç bir yaptırımı asla ve asla kabul etmeyiz. Hiç kimse bizi mahkemelere götürüp ifade verdiremez, yargılatamaz. Halk da bunu kabul etmeyecektir. Bunu kendi iradesine bir saldırı olarak ele alacaktır. Kürt halkı artık politikleşmiş bir halktır. Ne zaman nerede, ne yapacağını çok iyi bilen bir halktır. Bunun cevabını da bize bırakmadan AKP’ye verecek bir halktır. Bütün Amed halkını, Kürt halkını buradan selamlamak istiyorum, duruşlarıyla, mücadeleye sahiplenişleriyle.
Nursel Aydoğan kimdir?
Nursel Aydoğan, 17 Kasım 1958’de Bursa Yenişehir’de doğdu. 1977 yılında Hacettepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği’ni kazanan Aydoğan, demokrat bir ailenin çocuğu olarak, 1977 yılında Türkiye devrimci hareketiyle tanıştı. Bir buçuk yıl Devrimci Yol Hareketi’nin gençlik çalışmalarında yer aldı. 1978 yılında Kürt sorununa ilişkin mücadele yürüten Kürt Özgürlük Hareketi ile tanıştı. Üniversiteyi bitirdikten sonra 1985 yılında evlenen Aydoğan, 15 Ağustos 1984’te Eruh’ta gerçekleştirilen eylemin ardından sendikal faaliyetlerde yer aldı. Sağlık Emekçileri Sendikası’nda uzun yıllar yöneticilik yaptı. Daha sonra Tutuklu Hükümlü Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nde (TAYAD) çalışma yürüten ve Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Hukuk Dayanışma Dernekleri Federasyonu’nda (TUHAD-FED) genel başkanlık yapan Aydoğan, 2005 yılında DTP’yle birlikte aktif siyasete atıldı. Bir çocuk annesi olan Aydoğan, şu anda BDP Amed milletvekili olarak, Meclis’te görevini sürdürüyor.
M.ZAHİT EKİNCİ