Türkiye’deki son sosyal çatışmalarla ilgili birkaç not:

Eğer yasalaşırsa tasarım, tecavüz edenin yaşam boyu boynu bükük yaşamayacağı ülke olacak Türkiye.

Tecavüzcü, mağdur "suçluyla yaşamaya mecbur“ edildikten sonra, evlilik müessesince "rehabilite“ edilecek.

Türk erkeği, tecavüzden sonra, alnında bir utanç iziyle dolaşmaktan kurtarılacak.

Böyle olunca da 13’ünden sonra, kız çocukları potansiyel tehlike çemberinde olacak.

Anne be babalar, kız çocukları doğduğunda artık hiç sevinmeyecekler mi?

"Er“kek bir kılıfa bürünüyor Türkiye. 

Tecavüze uğrayana "mutluluk“ tecavüz edenin "merhameti“ sayılacak.

Bu yasa, erkekleri suça teşvik eden bir "kararname“ olarak kabul edilecek.

Devlet’in talimatıyla, tecavüz gibi birşey.

Kadının kadınlığını, erkeğin erkekliğini bildiği bir Türkiye’de kadının sosyal ve ruhi katli yasalaşacak.

Kürdistan’a geliyorum:

Aynı günlerde, Van’ın Erciş ilçesinin Çelebibağı mahallesinde, Hediye eviyle birlikte yakıldı.

Okuduklarımın satır aralarında saklı olan mesaj şuydu:

Hediye’nin yakılan evden çıkmasına izin verilmemiş.

Bu haberi okuyunca, Diyarbekir doğumlu, yayıncı, hikaye yazarı Remzi İnanç’ın "Şey“ kitabındaki bir hikayeyi anımsadım. 

İçeriği şöyleydi.

Türk askerleri bir evi ateşe veriyorlar. 

Evde bulunan çocuk yaştaki iki çocuk, evde yanmamak için, ateş çemberini aşıp, ölümün eşiğinden döndüklerine boşuna seviniyorlar.

Çünkü, kafalarında ayyıldız taşıyan askerlerin, kendilerini katletmek isteyen kin dolu bakışlara yüklü bir ölüm makinesiyle karşılaşıyorlar.

Kardeşler, hiç beklemeden, kendilerini bekleyen bu ölüm tuzağından kurtulmak için, geri dönüyor ve ateş çemberinden içeri dalıyor; o ölümü tercih ediyorlar.

Hediye’nin Kürdistan‘da katledilmesi ile Türkiye’de kadınların erkek dünyasına ömürboyu "mahkum“ edilmesiyle ilgili karar alınma dönemi, aynı resim karesine denk düştü.

Bir farkla.

Türkiye’de onaylanması düşünülen yasayla ilgili, tartışmalar "sosyal medya“yı salladı.

Hediye’nin katli, aynı sosyal medyaca, infalle yol açmış olmadı.

Kanıksanmış bir kader gibiydi.

Kolonilerin kaderiyle, kolonyal ülkenin insan coğrafyası arasındaki uçurum mu bu?

Kolonileştirilenlerle, kolonizatörler arasındaki devasa farka bir kez daha tanık oldum.

O koloninin Cizre’sinde, Türk askerlerinin, katledemediği çocuklara bonbon hediye ettiği günleri düşündüm.

O da bana, Dostoyevsky’nin "Karamazof Kardeşler“ kitabında, İvan’ın kardeşi Alyoşa‘ya aktardığı bir resim karesini hatırlattı.

Türk askerleri, refleksleri algılayabilen bir bebeği nasıl öldürdüğünü aktarıyor, Ivan.

Asker bebeği kollarına alıyor. Bebeği güldürecek hareketleri, onun katıla katıla gülmesini sağlıyor. Tabancasının namlusunu bebeğin kafasına tutuyor. Bebek, tehlikeyi sezecek yaşta değil; gülmeye devam ediyor.

Ve tetiği çekip kafasını paramparça ediyor, kahkahalar içinde zafer sarhoşluğu yaşayan asker.

Bunları okuduğumda ise, Rojava’da Türk askerlerinin neler yaptığını ve neler yapmaya muktedir olduklarını düşünmeden edemiyorum.