ZABEL MİRKAN
Evde kalmamız gereken ancak sadece belirli bir kesimin evde kalabildiği bugünlerde en azından biraz olsun kafamızı dağıtmak için yapabileceğimiz şeylerin sayısı hiç de az değil. Bizden daha kötü hissedenler ise şüphesiz evde kalamayanlar. Özellikle güvencesiz çalıştırılanlar, her an işlerini kaybedebilecek olanlar ve patronların sesinin onlara daha fazla çıktığı işçi ve emekçi kadınlar.
Hepimizin hayatında olan kadınlardan bahsediyorum. Gelin hem bu kadınlardan bazılarının hayatına bir de filmler aracılığıyla bakalım hem de bizlere ve fırsatları olursa izlemeleri için onlara güzel bir liste yapalım.
Tek Başına

Türkçeye “Tek Başına” olarak çevrilen “North Country” filmi, gerçek bir hikayeye dayanıyor. Bir grup madenci kadın, oldukça zor koşullar altında Minnesota’daki Eveleth Madeni’nde çalışan ilk kadınlardır. Bu işi yaparken madenci erkekler ve patronlar tarafından ciddi anlamda zorbalığa, düşmanca yaklaşımlara ve hakarete, cinsel tacize maruz kalırlar. Maden işçiliği gibi işgücü son derece yoğun bir işte çalışmaları yetmiyormuş gibi, bir de işlerine ve özlük haklarına yönelik türlü engellemelerle karşılaşırlar. Bazıları bununla baş etmeyi durumu görmezden gelmek ve susmakta bulsa da birisi susmaz. Josey Aimes (Charlize Theron) birlikte mesai yapmak zorunda kaldığı zorbaları patronuna söylediğinde, patronu ondan bu durumu “erkek gibi” karşılamasını ve konunun üzerine düşmemesini ister. Ancak Josey Aimes böyle düşünmez ve madende onu taciz eden ve ona saldıran erkeklere dava açar. Dava açtığında bir yalnızlaşma süreci de başlar, çünkü yaşadıkları küçük bir yerdir ve Josey Aimes’e çoğu kadın çalışma arkadaşı mahkemede tanıklık etmek istemez. Josey Aimes’in tek isteği masasına yemek koyabilmesini ve çocuklarına iyi bakabilmesini sağlayacak bir iş olmasına rağmen bu süreci yaşamak zorundadır. Neyse ki birkaç arkadaşı onu yalnız bırakmaz. Tüm dünyayı sarsan ilk cinsel taciz davası olarak bilinen Josey Aimes davası, daha önce emsali görülmemiş bir davadır.
Süfrajet

Odağında kadınların İngiltere’de oy haklarını ve daha iyi çalışma koşullarını elde etmeleri olan bir film “Süfrajet”. Keza kelime, oy hakkı anlamına gelen “suffrage” kelimesinden türetilmiş. Kelime, elbette başta kadınları küçümsemek için kullanılmış.
1900-1914 yılları arasında İngiltere’de yüzlerce kadın hakları savunucusu tutuklandı. Kadınların talepleri oy hakkı, çalışma koşullarının düzeltilmesi gibi temel taleplerdi. Kendilerine Süfrajet diyen bu kadınlar, politikacıların gittiği kiliselerde protestolar düzenlemek, onların golf sahalarını basmak gibi eylemler organize ediyorlardı. Süfrajetlerin yıllar süren bu mücadeleleri nihayetinde sonuçlandı. Savaş bittikten sonra, 1918 İngilteresinde 30 yaş üzeri kadınlar yerel seçimlere katılma haklarını kazandılar. Erkeklerle eşit oy hakkına ise ancak 1928’e gelindiğinde sahip olabildiler.
Söz konusu film Süfrajet’te (Diren) ise gizli buluşmalarla bir araya gelen işçi sınıfından bir grup kadının hikâyesine odaklanılıyor. Başta talepleri için yasal protestolar düzenleseler de sesleri duyulmadığı için zamanla daha radikal yollara başvurmaya başlarlar. Film, bu ekibin bir üyesi olan Maud'un hikâyesini ele alır. Bir paketi teslim etmeye giderken eylem yapan süfrajetlerin arasında kalan Maud, eylemciler arasında kendisiyle aynı çamaşırhanede çalışan mesai arkadaşını görür ve böylece örgütlenir. Filmde Maud’un bir kadın işçi olarak çamaşırhanede yaşadıkları, bir devrimci olduğu için hem işveren erkeklerle hem de evde kocasıyla yaşamak zorunda kaldıkları anlatılır.
Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri

“Three Billboards Outside Ebbing, Missouri" ya da “Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri” polisin, kızının cinayetinde bir şüpheli bulamaması nedeniyle adaletsizliğe insanların dikkatini çekmek için üç reklam panosu satın alan bir anneyi konu alıyor. Filmde adalet arayan anne rolüyle Frances McDormand’ın filmde hayat verdiği Mildred, filmin açılış sahnesinde bir reklam şirketine gidiyor. Şehrin sapa bir yerinde kalan ve yıllardır reklam verilmeyen küflü billboard’lardan üçünü kiralamak istiyor. Sıralı bir şekilde duran üç billboard’a farklı şeyler yazılmasını isteyen Mildred, reklamcıya danışıyor: “Ne yazarsam yasa dışı olur?” Billboard’larda yazanlar ise şöyle: “Ölürken tecavüze uğramış”, “Ve hâlâ tutuklama yok?”, “Nasıl olur Şef Willoughby?”.
Reklamcının sorusundan sonra Mildred’in hikâyesi başlıyor. Kızı önce tecavüze uğramış, ardından da yakılarak öldürülmüş ve olayın üzerinden aylar geçmesine rağmen kızının katili veya katilleri bulunamamıştır. Kilisenin rahibi, kasabadaki polisler hatta kasabanın dişçisi ve Mildred’in eski eşi bile onun delirdiğini ve gittikçe saldırganlaştığını düşünür. Mildred ise hiçbirine kulak asmaz. Kızının cinayetinin aydınlatılması için yakar, yıkar, sinirlenir ve hatta bir polis merkezini molotof kokteyline bile boğar.