Bu parka geldiğimde hergün onu izledim. Bir baştan bir başa gider gelirdi. Etrafına hiç bakmaz, kimseyle konuşmazdı. Bazen mantolu, eşarplı, yüzü cennet meleklerini andıran şirin mi şirin yaşlı bir kadın onu durdurur, üstünü düzeltir, bir şeyler söyler, sonra da giderken ağırlığı gözbebeklerini bulanıklaştırmış bir acıyla izlerdi onu.
Sonradan öğrendim ki annesiydi. Yıllardır hep böyleymiş. Hergün mutlaka gelir, üstünü düzeltir, o yaşlı yüzünün hüznüyle izler, sonra giderdi.
Bazen dudakları kıpırdardı, bir şeyler söylerdi kendi kendine. Ama genelde başı önde olduğu için kıpırdayan dudağını kimse pek fark etmezdi. Ama ben görmüştüm; bir şeyler söylüyordu, birkaç kısa cümlelik bir şeyler dolanıyordu dilinden dudaklarına.
Amed’de çok “deli” vardı. Hikayesini bilirdim. Bazılarıyla arkadaştım, elimden geldikçe yardım ederdim. Neden kaynaklandığını bilmediğim bu “delilere” ilgim ve sevgim çok insanın tuhafına giderdi. Delileri kızdıran “ula ula deli geli, deli geli” deyip yerden aldıkları taşları onlara atan çocuklara kızardım. Onlarda “ma sahan ne oli, babanın oxlidir” deyip ters ters bakar, onlara izin vermeyeceğimi anlayınca da giderdiler.
Çocukluğumda başı taşla kırılan bir “deli” görmüş, anamın okulda kullanmam için verdiği mendille silmiştim. “Ula oxlım, ma sen ne yapisan, o delidir” diyen benden büyük “abilere” ters ters bakmış, yaş dolu gözlerimle oradan ayrılmıştım. Bu ilgim büyüyünce de sürdü. Kendimi hep yakın hissettim onlara. Arkadaşlarım “ula delinin derdini deli bilir”, bazen de “oxlım Mamo, wellehi iyi edisen, ma aqılli olup dünyanın derdinı çekecağına deli ol, hama dünya senin derdini çeksin” deyip takılırlardı bana.
Günlerce o parkta onun kaldırımdan gidiş-gelişini izlemiştim. Ona sorsam, acısına dokunsam, benle konuşmayacağını biliyordum. Yüzünde kendine sakladığı, kalabalıklara anlatmak istemediği, belki de anlatıp da kimsenin anlayamayacağı yıkık bir umudun hüznü duruyordu. Gözlerinin bir kenarında yaşadıklarını saklayan bir kuyu vardı sanki ve hep o sakladıklarının içine bakıyor gibiydi.
Kimseye dönüp baktığını görmedim, çok sefer göz göze gelmek için uğraştım. Ama o her seferinde ayaklarının ucuna bakarak yol buluyordu kendine. Sanki etrafında hiç kimse yokmuş gibi davranıyordu.
Şehrin kalabalığı içinde kendine bir yalnızlık mabedi oluşturmuş ve o mabede annesinin elbisesini düzeltmesinin dışında kimsenin dokunmasına izin vermiyordu.
Dayanamadım, annesine sordum bir gün “niye böyledir?” diye, “nasıl böyle oldu?” diye. Annesinin yüzünde kayıp bir asrın acısı vardı sanki. Sorularımı garipsememişti. Ama bana verecek cevabının oğlunun mabedine yapılacak bir haksızlık olacağının farkındaydı. Çok ısrar ettim. Yüzüne ufuksuz bir derdin ağırlığı birikti. Ağlamak istiyordu, ama kirpiklerini ve yanağını ıslatacak damlaların kaynağının kuruduğunu, istese de ağlayamayacağını biliyordu.
“Aldılar oğul, aklını aldılar” dedi bana ve beni merakımla yalnız bırakıp, kendi acılarının kalabalığına dalıp gitti.
Artık umudumu kesmiştim. Onun sırrı benim merakımı boğmuştu ve ben de merakımı gömmek üzereydim.
O gün Mahmut dayıyı gördüm, parka geliyordu. Parkın giriş kapısına gelince durdu. Karşıdan o “deli” geliyordu. Adam gelip Mahmut dayının yanında durdu. Şaşırmıştım. Annesinin dışında hiç kimsenin yanında durmazdı.
Hayretle onları izledim. Mahmut dayı bir şeyler söylüyordu, o da onun yüzüne bakıyordu. Çok sefer annesinin yüzüne bile bakmadığını görmüştüm. Ama Mahmut dayıyı ilgiyle dinliyor gibiydi.
Birbirlerinden ayrıldıklarında Mahmut dayı parka girdi. Ben kendimi yitirmiş bir heyecanla Mahmut dayıya doğru yürüdüm.
“Dayı, dayı” dedim.
Halimi görünce ürktü, aceleyle bana doğru geldi.
“Xeyirdir yegen, kötü bi şeymi oldi? Nedir bu xalın?”
Bunları söylerken etrafına bakıyordu.
Haklıydı. Her an, her yaşam namlu ucundaydı. Hergün onlarca insanı  arkadan enselerine sıkıp öldürüyorlardı. Ya da cadde, sokak ortasında, ya da evlerinden alıp götürüyorlardı. Sonra ya bir tarla içinde cenazeleri bulunuyor ya da derin bir kuyunun içinde kaybolmuş gibi haber alınamıyordu.
“O adami, o adami tanisen?” dedim.
Heyecanlanmıştı. Daha derin gözlerle etrafa baktı.
“Hangi adam yegen?”
“Az önce kapida koniştığın. Milletin deli dediği adam.”
Beni anlamıştı. Gözlerini hem büyük bir sevgi hem de ağır bir hüzün doldurmuştu. Beni alıp sandalyeye oturttu. Gözleri yerde uzak bir iz arar gibiydi. Bana baktığında ise gözleri de ince bir sızıyla birlikte nemlenmişti.
Mahmut dayı ağlıyordu. Oysa ben onu hiç böyle hayal etmemiştim.
Dayı ağlamazdı, “êyipti, yakışmazdi” ona ağlamak.
“O,” dedi, durdu. Kayıp anıların içinden bir şeyler arıyordu.
“12 Eylül’de birlikte yaxalandığ. Eyni partideydix. 83 gün sorğıda kaldıx. Hergün ölmax istadıx ama bizi öldürmediler. Çoximız acıdan, korkiden çox şeyler söylediğ. Bilmediğimiz şeyler için bile bazılarımız yalan etiğ. Ama o heç bir şey söylemedi. Eşini getirip gözünün önünde tecawuz ettiler. Eşi sorği esnasında kendini pencereden aşaği atti, öldi.
Cezaevine götirdiler bizi. Aylarca heç kimseyle konişmadi. Hep dudaxları tepreşti ama ne dedixini bilmedix. Çok eyi arğadaştık onunla. Bi gün dayanamadım, onunla koniştım. Seetlerce koniştım hama o yüzüme bile baxmadi.”
“Qurban olam, ma bi şey söyle bahan” diye yalvardım.
En son yüzüme baktı.
“Aklıni aldılar Mahmut” dedi ve sustu. “O gün bugündür hep bêledir” dedi dayı.
“Peki dudakların tepreşi, ne deyim?” dedim.
Nefesi daralır gibi oldu. Sanki o günleri tekrar yaşıyordu.
“Seksan uç gün boyınca sorxıda ‘Ben bilmiyem’ sozi dışında polislere heç bişe süylemedi. O günden bu yana hep o sozi tekrarli.”
Hikayeyi bitirdiğinde gözlerindeki yaş kirpiklerine yapışmıştı. Ben ise çoktan yanaklarımı ıslatmıştım.
Mahmut dayı yüzüme baktı.
“Ağlisen yegen?”
Ben ise “sen de ağlisen dayi” diyemedim.
“İşte büyle yegen. O gün canıni almadilar hama aklıni aldılar.”
O sözlerle birlikte acılarının bir parçasını yaşamıştım. Aradan yıllar geçmişti. Aklımızı bir daha alamayacaklarını anlayanlar, artık canlarımızı alıyorlardı, bir gece vakti, ya da gündüz, ya da umudun estiği dağlarımızda.

* Adıyaman E tipi cezaevi