Gülmek, yaşamak, ağlamak, sevmek, umut etmek, aşık olmak, konuşmak hepsi yarım.
Bir tanrı cezası mı acaba? Kendini tamamlamamış bir tanrı her şeyi yarım mı bırakıyor? Kendi eksikliğini bu halkın yaşamıyla mı tamamlamak istiyor? Yoksa korkusuna gizli gizli yaşayan tanrı, bizi de mi kendi korkularıyla yıkıyor, yarım bir elma kırıntısında bebelerimizin düşlerini boğuyor.
Bir sebebi olmalı elbet bu yarım bırakılmışlığın. Ceza mı, cefa mı, erişilememenin, boyun eğdirememenin intikamı mı? Biri, birileri açıklamalı. Kimse bunu yapamıyorsa, herkes adına Yaradan bunu yapmalı. Kullarından sorumluysa her yaradan, o zaman zulmün de, acının da sorumlusu değil mi?
Her şeyi yarım yaşamanın nasıl olduğunu biliyor musunuz? Mesela ağlayamamak, gözyaşlarınızın kirpiklerinizin ucunda zehiri gibi ta içinizin derinliğine akması. Tanrı yaratımı bedenlerin parçalanmış halini gören gözlerden nasıl yaşlar akar? Oyulmuş bir göze bakan bir göz nasıl ağlar? Düşler nasıl kırılır, kirpikler yaş yerine ne taşır? Tanrı ne diyor tüm bunlara?
Artık ölülerimize ağlamıyoruz, ağlayamıyoruz. Tüm yaşlarımızı umut ettiğimiz zamanlara saklıyoruz. Zaten içimiz bir kuyudan daha derin. Öyle olmasaydı, kaldırabilir miydik bunca şeyi. O kadar vasiyet, o kadar yaşanmışlık, o kadar hasret, o kadar zulüm, o kadar ölüm, yarım kalmışlık, sevgisizlik nereye sığardı ki...
“Dağ çocuklarını, dağlar alır, ağlamak olmaz!” derler. Peki annelerine ne kalacak? Soluk bir resim mi? Geride kalmış kokuları sinmiş eşyaları mı? Yaşanıp yaşanmadığı belli olmayan kısa kayıp anıları mı? Her insan günahını boynunda taşıyorsa ve insanı yaratan tanrıysa, kendi günahlarını yarattıklarının boynuna yüklemiş olmaz mı?
Bir cevabı olmalı bunun. Parçalanmış çocuklarının bedenlerine bakıp, kopmuş ellerine, parmaklarına kına hazırlayan annelerimizi anlayabilir mi birileri. Kızının, oğlunun oyulmuş gözüne bakan annelerimizin “barış” haykırışlarını anlamalılar. Eğer anlamak istemiyorlarsa işlenen bu günahlara onlar da ortak olurlar.
İnsanlar ezberlenmiş kendi gerçekliğinden uzak biçimlerin içinde yaşadıkları sürece yaşamın onurlu aydınlığından hep uzak kalacaklar ve kendi yaratıkları karanlıklarda yönlerini kaybedip boğulacaklar.
İnanın ışıklar da gün gelir ağlar. Karanlık gölgelerde, karanlığın altında kalan ışıklar zamanın kötü, çirkin gölgesinde ağlar. Herkes ağladı bu topraklarda. Bari umut ettiğimiz ışıklar ağlamasın! Işık da ağlarsa hepimiz boğuluruz kendi gözyaşlarımızda...
  Adıyaman E Tipi Cezaevi