Yüreğindeki yüzyılların ağırlığı yansımış, yüzlerce kader çizgisi yüzünde yer yapmıştı. Ölü bir derya içinde sanıyordu kendini.
Acı ve küllenmiş bir yaşamın ezgisini dillendiren bir kavalın sesine dalmış gibi. Suyun derinliğine ve maviliğine kapılmış gibi.
Gözlerinden kırışmış yanaklarına birkaç damla yaş süzülüyordu. O an açık pencereden odanın içine seher yeli yayılıyor. Yelle birlikte içine daha ağır bir yalnızlık yerleşiyor. Yel dolanıp duruyor evin içinde. Sonra yüzünü yalayıp uçuyor pencereden. Yel yüzündeki damlaları soğutuyor. Ararat karının soğukluğunu hissediyor yüzünde. Titreyen elleriyle gözyaşlarını siliyor. Elleri buruşmuş. Yeşil damarları asırlık çınara sarılı sarmaşıklargibi görünüyor.
Gözyaşını sildikten sonra elini çenesinin altına koyuyor. Ellerinin titremesi hiç durmuyor. Gözleri duvardaki resme asılı kalmış sanki.
Karanlık akıp gidiyor resimde. Resim gözlerinin derinliklerinde dolanıp duruyor. Gözleri kıvılcım ocağı gibi kızarıyor.
Çaresizlik zamana yüklenip, yüreğine oturuyor. Gün, geceye aldanıp gidiyor. Gece sabaha kavuşuyor. Sonra bir zamanda birleşiyorlar.
Resime baktıkça yüreği daralıyor, nefes almakta zorlanıyor. Nefesi kesik kesik oluyor. Resimdeki dağ göğsüne oturuyor sanki. Elini göğsüne bastırıyor.
„Varsın dağlarda mezarsız kalsın can verenler. Ama ne kavgalar biter bu ülkede ne de ölümden korkmayan dağ yürekli yiğitler“ dedi kendi kendine. Gözleri hâlâ resimdeydi.
Kapının açıldığını duyunca döndü, gözyaşlarını silmeye çalıştı ama torunu içeri girmişti. Yanına yaklaştı, gözlerinin içine baktı torunu.
„Yalnız kaldığında seni hep burada bulurum nine ve hep de gözlerin yaş dolu. Neden nine, ne var bu dağ resminde? Seni alıp nerelere götürür bu dağ? Ne olur anlat bana“ dedi torunu.
Yüzünü avuçladı torununun. Saçlarını birkaç kez okşadı.
„Dalar bazen düşüncem, yüreğim geçen yıllara gider gelir. Acı saplanır her yanıma.“
Sessizlik oldu her yan. Açık pencereden odaya dalan yelin sesi duyuldu belli belirsiz. Kız resme baktı. Yaşam saklı bir görüntüsü vardı dağın. Her yanı orman ve sonsuz bir gökyüzü. Sonra resimden yüzünü alıp nenesine baktı. Elinden tutup mindere oturttu nenesini. O da yanına diz çöküp avuçlarının içine aldı nenesinin elini. Elini kızın avuçlarından çekti, saçlarına uzattı. Titreyen elleriyle saçlarını okşadı torununun.
„Yüreğine kinin, korkunun, nefretin bulaşmasını istemem, delalım“ dedi. Durdu biraz ardından. „Sanıldı ki öldürmekle biter her şey! Ama bitmedi“ dedikten sonra resme baktı. Gözlerini birkaç kez açıp kapattı.
„Resimdeki dağ, doğup büyüdüğüm, sevip sevildiğim, gülüp ağladığım, eteklerinde koyun güdüp bêrîvanlık yaptığım dağlardır. Uzun yıllar önce kardeşçe yaşardık eteklerinde. Beraber güler, beraber ağlardık. Tanrıları birdi hepimizin ama peygamberler ve inançlar ayrı ayrıydı. Biz Meleki Tawus’a inanırdık. Komşularımızın bazıları Muhammed’e, bazıları İsa’ya. Kutsal saydığımız ibadetgâhlara, ziyaretlere beraber giderdik. Onlar inançlarına açardı avuçlarını, biz de inançlarımıza. Hep birlikte göğsümüze sevgi doldururduk. Sevgimizin üstüne ay ışığı düştüğünde binbir parçaya bölünürdü sevgimiz. Her gönüle, her yüreğe yeterdi bu sevgi.
Sonra ruhları kirli, kalpleri günahla dolu olan insanlar çıktı. Öyle kalleşçe oldu ki ölümler, biz hiçbir zaman alışamadık buna. Yanımızdaki gözlerde ihaneti gördük, kör koyu dipleri gibi gözlerdi bunlar. Ardından diller iki yüzlü oldu ve karanlık duvarlar örüldü sevgilerimize. Oysa kardeşçe, göğüs göğüse savaşmıştı cedlerimiz. Kanı kanına karışmıştı yiğitlerimizin. Dost kardeş bildiklerimizi, yiğitlerimizi aldı ellerimizden. Asker diye sonu bilmez yerlere gönderdiler. Götürülenler çok oldu ama dönen çok az oldu. Analar, yavuklular taş basıp yüreklerine öylece yattılar.
Sonra onurumuzu, özgürlüğümüzü istediler. Büyüklerimiz oturup tartıştılar günlerce. ‘Rome’den dost olmaz’ dediler ve yiğitlerimiz mavzere sarılıp o resimde gördüğün dağa yürüdüler.
Aylarca sürdü silah sesleri. Sonra ihanet yer edip, oturdu mekanımıza. Rome alamadı yüreğimizi ama ihanet bitirdi kanımızı. İsyan önderi Aliyê Batê’yi bir köyde dost bildiklerimiz Rome’ye teslim etti. Kafasını kesip bir ağaca geçirdikten sonra Midyat’a götürdüler. Çarşı ortasında günlerce kaldı Aliyê Batê’nin başı.
Önder şehit edildikten sonra umut dağıldı, yürekler ayrıldı. Yiğitler bir bir, grup grup Suriye’ye geçtiler, bir dahaki cenge zaman bulmak için. O zamanlar ben daha üç yaşındaydım. Babam anlattı bunları. Altı yıl sonra Aliyê Batê’nin oğlu Haco mavzere sarılıp, yiğitleri sürdü Rome’nin üstüne. Aşiretler birleşti ve o dağ yine yiğitlerin yuvası oldu.
Tarih ve devran çarkını aynı yöne, aynı güne, aynı zamana dönderdi. İhanet bir daha dolandı yakamıza. Birkaç aşiret Rome’ye yardım edip bir bir aldılar yiğitlerimizi bizden. Son gün o dağda toplandı yiğitler“ dedikten sonra resme baktı ihtiyar kadın. Gözlerindeki yaş yanaklarından torununun ellerine damladı.
Karabük T Tipi Cezaevi