
15 Temmuz darbe girişiminden sonra hemen herkes, Gülen Cemaati’ni ifşa çabasına girişti. Bütün medya, politikacılar, din adamları, sanatçılar, eteklerindeki taşları döktü. Cemaat’in güçlü olduğu zamanlarda bazı gazeteciler, Gülencileri ‘cemaat’ olarak tanımladıklarında fırçayı yiyip ‘Hizmet Hareketi’ olarak tabir ediyorlardı. Aynı gazeteciler bugün, bu kez AKP korkusundan yine Cemaat değil ama ‘FETÖ’ olarak tanımlıyor. Ayrıca her gün Gülen Cemaati’ni ifşa eden yazılar yazıyor, konuşmalar yapıyorlar. Bugün ne yazık ki Türkiye siyasal ikliminde Türkiye’yi AKP, Ergenekon, Cemaat’in güç ve iktidar savaşının menzilinden çıkaracak bir alternatif direniş hattı kurulamadı. Bu hattı kurma potansiyeli olan kesimler, bu geri yapılar arasındaki kaotik savaşı, “Bırakalım birbirlerini yesinler” aymazlığıyla sadece seyrediyor. Oysa bugünkü durum, demokrat, ilerici, devrimci kesimler için Türkiye tarihinde olmadığı kadar müdahale ve değiştirme şansı yaratmış durumda...
‘Başka eksen’ arayışı
AKP, Cemaat, Ergenekon yapılarının birbirleriyle girdikleri savaşlar ve ittifaklar; nispi bir yerellik taşımasıyla beraber öz olarak küresel güç dengelerinin birbirlerinin hâkimiyet alanlarına müdahale aygıtları olarak da değerlendirilebilir. Bu savaş ve ittifakların; sermaye, eğitim, yargı, kültür, basın gibi birçok ayağı var. 7 Mart 2002’de dönemin Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, İstanbul Harp Akademileri Komutanlığı’nca düzenlenen “Türkiye’nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?” başlıklı sempozyumda şunları söylemişti: “Türkiye’nin yeni bir takım arayışlar içinde olması kesinkes ihtiyaç. Bunun da en doğru yöntemi zannediyorum, Rusya Federasyonu ile birlikte, ABD’yi göz ardı etmeksizin mümkünse İran’ı da içerecek şekilde arayışta olunması. Türkiye, AB’den hiç yardım görmemiştir. AB, Türkiye’yi ilgilendiren sorunlara menfi bakıyor.”
Bu konuşma, dönemin başbakanı Bülent Ecevit tarafından “Komutanın şahsi görüşleridir” denilerek geçiştirilse de, aslında devlet içinde bir kesimin ABD-Avrupa ekseninden başka arayışları olduğunu gösteriyordu. Bu tavır, Atlantik Paktı tarafından, Adnan Menderes’in Sovyetler’le ekonomik anlaşmalar yapması ve İsmet İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de bu dünyada yerini alır” sözü gibi granit taşına not düşüldü. Tuncer Kılınç, eski soğuk savaş dönemindeki gibi Türk devletinin oligarşik yapısının devamının ancak Rusya, Çin, İran ekseninde devam edebileceğini ve var olan statükonun ancak böyle korunacağını söylemek istiyordu.
Ayrıca Tuncer Kılınç’ın taleplerini dile getirdiği yapı; MGK üzerinden devletin bütün mekanizmalarını yönetebilme kabiliyetini sürdürmek, Avrupa sermayesinin ve ABD’nin devlete yönelik operasyonlarını kendi iktidarlarını tehdit ettiği için bertaraf etmek istiyordu. Rusya-Çin ekseni, Ergenekon yapısı için bu açıdan daha cazip bir uluslararası blok görülüyordu. ABD ve Avrupa’nın dönüştürmeye çalıştığı Türk devlet yapısının bir tepkisi diyebiliriz ama unutmamak gerekir ki devleti dönüştürmek isteyenler onu kuranlardır.
59. hükümetin programı
AKP ve özel olarak Cemaat’le yedeklenmiş Erdoğan, bu tasfiye sürecinin aktörü olarak öne sürüldü. ABD ve Avrupa için artık Türkiye’nin sadece güvenlik saikiyle donatılmış bir ileri karakol statüsünden çok büyük enerji hatlarının geçtiği, yeni ve büyük pazarların giriş kapısı olacak ‘istikrarlı’ bir ülkeye dönüştürülmesi gerekiyordu.
Şubat 2001 ekonomik krizi ve DSP-ANAP-MHP koalisyonunun içindeki Devlet Bahçeli’nin erken seçim kararı, planlı değilse AKP iktidarı için altın bir fırsat yarattı. Abdullah Gül başkanlığındaki 58. hükümetten sonra kurulan 59. hükümet programında aslında Türkiye’nin Avrupa sermayesine eklemlenmesi şu cümlelerde açıklanmıştı: “59. hükümet tarafından, milletimizin talebi olan tam demokrasi, eksiksiz temel hak ve hürriyetler düzeni, etkili dış politika ve uluslararası piyasalarda rekabet gücüne kavuşmuş bir üretim yapısı talebine titizlikle cevap verilecek ve tüm politikalar bu doğrultuda şekillendirilecektir.”
Süslü cümlelerle söylenmiş olsa da içerik olarak uluslararası sermayeye yurtiçi pazarların kapısının ardına kadar açılacağını belirtiyordu. Zira 57. hükümet; tahkim yasalarını Marmara depreminin üçüncü gününde Meclis’ten apar topar geçirmiş, AKP’ye sadece uygulamak kalmıştı.
Aynı hükümet programında eski yapı şöyle değerlendiriliyor: “Eski siyaset mantığı ve köhnemiş siyasî akıl tarafından uygulanan ekonomi politikaları başarısızlıkla sonuçlanmış, cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomi krizleri yaşanmış ve halkımız, görülmemiş bir şekilde, yoksulluğa maruz bırakılmıştır.”
Kontrollü tasfiye dönemi
28 Şubat darbesiyle kısmi tasfiye edilen kasaba sermayesi TÜSİAD için tehdit olmaktan çıkınca, AKP’nin en büyük destekçisi ulusal sermaye oldu. Kemal Derviş’in uygulamaya koyduğu ekonomik reçetelere biat eden Erdoğan, arka arkaya büyük özelleştirmeler gerçekleştirerek, on milyarlarca dolar taze kaynak buldu. Bu, daha önceki hiçbir hükümetin yapamadığı bir özelleştirme furyasıydı. Yüz binlerce işçi işsiz kalmasına rağmen bu programdan bir adım dahi geri atılmadı.
Ana omurgasını ‘üç buçuk darbe’, işkenceler, katliamların oluşturduğu ordudan müteşekkil yapı, uzun bir zaman savunma mevzisinde kaldı. Tasarlanan Ayışığı, Sarıkız gibi darbe girişimleri uluslararası destek bulmadığı için gerçekleştirilemedi. (Bu girişimler daha sonra Ergenekonun tasfiyesini hızlandıracaktı.)
AKP ve Cemaat, 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda silah ele geçirilmesi üzerine harekete geçip Ergenekon operasyonlarını başlattı. Bu operasyonlarla Susurluk kazasından sonra yarım kalan devletin ‘bağırsak temizleme işi’ tamamlanmak isteniyordu. Ayrıca Ergenekon’u takiben askeri casusluk, Odatv, Balyoz gibi davalar başlatıldı. Bu davalarda anamuhalefet lideri Deniz Baykal avukat, Erdoğan savcı rölünü üstlendi.
Ergenekon iddianamesinde yer alan birçok subay ve general, 90’lı yıllarda Kürt coğrafyasında yüzlerce köy yakmanın, binlerce faili meçhul cinayetin, işkence ve toplu katliamların faili olarak biliniyordu. DTP ve BDP’nin davalara müdahil olma istekleri ya görmezden gelindi ya da reddedildi. Söz konusu olan, kontrollü bir tasfiyeydi.
Cemaat, bir iktidar seçeneğine kadrosal olarak AKP’ye göre daha hazırlıklıydı. AKP kadrolarının çok büyük oranda imam hatipli olması ve yıllardır uygulanan kota sistemi, AKP’nin devlete yetkin kadrolar yerleştirilmesinde elini kolunu bağlıyordu. Ergenekoncu ve Kemalist kadrolar, Erdoğan için ciddi tehdit oluşturuyordu. Bunların tasfiyesi ve yerlerine hızlı bir şekilde Cemaat’in yerleştirilmesi acil bir durumdu.
Erdoğan ve Cemaat, Ergenekon’dan ele geçirdikleri fırsatla devletin Kürdistan’daki suçlarının bedelini ödemek, toplumsal barış için gerekli yüzleşmeyi gerçekleştirmek istemediler. Bu koalisyon, Kürtlerle savaşı birbirlerine karşı kullanmayı düşündükleri için çözüm çağrılarına kulaklarını tıkadı.
Ergenekon davası kapsamında emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, 12 Ağustos 2013’te tutuklanarak cezaevine konuldu. Ergenekon iddianamesinde Tuncer Kılınç’ın “silahlı terör örgütünün siyasi partileri yönlendirme ve tek merkezden yönetme amaçlarına uygun olarak faaliyette bulunduğu” belirtiliyordu.
Öcalan’ın uyarıları
12 Eylül 2010 referandumundan büyük bir zaferle çıkan AKP-Cemaat koalisyonu, mutlak bir güç olduğunu ilan etti. Bu ortaklar birbirlerine karşı da kendi konumlarını sağlamlaştırma yoluna gitti. Çünkü iktidar ortakları olarak ulaşabilecekleri en yüksek iktidar aşamasındaydılar. Artık bir hesaplaşma dönemi başlıyordu. İlk ayrışma, Mavi Marmara gemisinin Gazze’ye yardım için yola çıkarılmasında yaşandı. İsrail ile ilişkilerin tehlikeye atılacağını bizzat Fethullah Gülen açıkladı. Erdoğan ve medyası, bu açıklamaya sert tepki gösterdi.
İmralı Adası’nda tutuklu bulunan Abdullah Öcalan ile başlayan müzakere süreci, daha sonra PKK ile Oslo’da yapılan görüşmelerin ses kayıtlarının basına sızdırılması, Cemaat savcılarını harekete geçirdi. Görüşmelere Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak katılan, daha sonra MİT Müsteşarı olan Hakan Fidan, 7 Şubat 2012’de ifadeye çağrıldı. Cemaat’in bu hamlesinin asıl hedefi Erdoğan’dı. Öcalan bu girişimi daha sonra ‘darbe’ olarak niteleyerek, girişimlerin devam edeceği uyarısını yaptı. Erdoğan, MİT’e koruma getiren yasal düzenlemeyi Meclis’ten geçirerek karşı hamle yaptı. Daha sonra Erdoğan, “Biz paralel yapının ne kadar tehlikeli olduğunu ilk kez 7 Şubat’ta gördük” diyecekti. Bu bir anlamda Cemaat ile ittifakın bozulduğunun itirafıydı.
2013 baharında başlayan Gezi başkaldırısı ve Erdoğan’ın talimatıyla katledilen gençler, Erdoğan ile hasımlarından biriyle daha arasına kan girmesi demekti. Ayaklanmanın Türkiye’nin her yerine yayılması, barışçı ve kapsayıcılığı, Erdoğan için artık gemileri yakmanın işaretiydi. (Gezi Ayaklanması’nda halka karşı suç işleyen hiçbir kolluk gücüne etkin bir soruşturma açılmadı.)
Süreç başlarken...
Cemaat’in Erdoğan’a asıl büyük operasyonu, 17-25 Aralık 2013’te gerçekleşti. Dört bakanı ve Bilal Erdoğan’ı hedef alan büyük yolsuzluk operasyonu ve ortalığa dökülen ses kayıtları, Erdoğan için yolun geri dönülemez olduğunun göstergesiydi. Her ne kadar bu soruşturmaları açan hakim ve savcılar tasfiye edilmişse de, Erdoğan ve AKP iktidarı derin bir yara aldı.
AKP-Cemaat koalisyonunun 2011 seçimlerinden sonra Kürdistan’da başlattığı imha savaşında, Hakkari’nin Uludere ilçesinin Roboskî Köyü’nde 28 Aralık 2011 gece yarısı Türk savaş uçakları sınır ticareti yapan 34 köylüyü katletti. Bu katliam, Kürtlerde derin bir kopuşun işaret fişeği oldu. Aylar öncesinden imha amacıyla başlatılan savaş, büyük bir fiyaskoyla ve Cemaat’in bir darbe girişimiyle sonuçlanınca AKP, İmralı’da müzakere masasına dönmek zorunda kaldı. Zira Kürdistan’daki savaş, yönetenlerin yönetim vasfını elinden alan bir durum ortaya çıkarıyordu. 2013 Ocak ayı başında Erdoğan, yeni bir çözüm sürecinin başladığını ilan etti. Erdoğan, 6 Ocak’ta, “Daha önce başlattığımız süreci devam ettirmek niyetindeyiz” dedi ve Oslo benzeri müzakereler sürecinin de gündeme gelebileceğini söyledi.
Öcalan, 2013 Newroz bayramında PKK’ye ateşkes ve güçlerini sınırdışına çekme çağrısı yaptı. Buna cevap olarak dönemin KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, 25 Nisan’da çekilme takvimini bütün dünya basınının olduğu bir toplantıda açıkladı.
Bu gelişmelerle on yıllardır topluma pompalanan anti-PKK propagandası, Cemaat tarafından en hızlı biçimde kullanılmaya başlandı. Cemaat basının amiral gemisi Zaman gazetesinin genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı, 29 Nisan 2013 tarihli köşe yazısında şunları söylüyordu: “Hafta içinde Kandil’de toplantı düzenleyen ve dünya medyasını oraya toplayan PKK şov yapmış oldu. Bu şovu Avrupa’da başlatılan ‘PKK’lılar terörist değil aktivist’ tezinden farklı düşünmemek gerekiyor. Döktüğü onca kan ve aldığı cana rağmen uluslararası arenada bu vahşi örgüte barışçıl manalar yüklenmesi boşuna değil. Bölgede yeni bir yapı tasarlayanlar, PKK’ya bir rol biçiyor. İflah olmaz ‘cemaat düşmanlığı’ bazılarının gözünü öyle görmez hale getirmiş ki daha düne kadar karşı oldukları herkese kahraman muamelesi yapıyorlar.”
Cemaat basınının bu topyekün saldırısı Öcalan tarafından fark edilmiş, AKP’ye müzakerelerin bir an önce yasal düzenlemelerin yapılarak sonuçlandırılması yönünde sürekli telkinde bulunmuş, aksi durumda Ergenekon ve Cemaat’in bir darbe mekaniğini devreye sokabileceği uyarıları yapmıştı. Öcalan, 7 Aralık 2014 tarihinde HDP heyeti ile yaptığı görüşmede, “Bugünkü asıl kavganın sebebi de Cemaat’in, MİT’in Kürdistan’daki ofislerini istemesidir. Ben çok önceden söylemiştim, devlet yetkilileri inanmamıştı” dedi. Yine aynı görüşmede iki sivilin Hakkari’de öldürülmesi üzerine yaptığı değerlendirmede Öcalan, “Bu paralel devlet yerinde durmuyor. Cemaat diyoruz ya, Emniyet’le bağlantılıdır. Süreci bitirmeyi hedefliyorlar” ifadelerini kullandı. (İmralı Notları: Sayfa: 206 – 207)
Kobanê Serhildanı
Diğer yandan Suriye’de başlayan iç savaşta, AKP tarafını cihatçı çetelerden yana seçti ve bu yapılara rejim ve Rojava bölgesine karşı açık-gizli silah ve lojistik desteği yapmaya başladı. IŞİD’in Musul ve Şengal’i almasından sonra Kobanê’yi kuşatması, AKP ve Ergenekon çevrelerinde zafer havasında karşılandı. Kuzey Kürdistan’da Kürt halkı Kobanê’ye destek için sokaklara çıktı. Erdoğan, Kürtlerin ölüm-kalım savaşı verdiği bir günde, “Görüyorsunuz Kobanê de düştü, düşecek” diye açıklama yaparak gönlüden geçeni açığa vurdu. Bu, Kürtler için ikinci büyük şok oldu ve büyük bir başkaldırı dalgası bütün Kürdistan’a yayıldı. Başkaldırının şiddeti başta iktidar olmak üzere herkesi şaşırtmış, AKP hükümeti bir anda ortadan kaybolmuştu. İki gün süren ayaklanma, Öcalan’ın müdahalesiyle sonlanmıştı. AKP hükümetinin tavrı kırılıp Kuzey’den Kobanê’ye insani yardım ve savaş gücü geçişi sağlandı.
Dolmabahçe Mutabakatı
Kürt sorununda müzakere, AKP’nin bir türlü gerekli yasal düzenlemeleri yapmamasına rağmen, Kürt hareketi ve Öcalan’ın inat ve ısrarıyla Dolmabahçe Mutabakatı’na kadar getirilebildi. 28 Şubat 2014’te Dolmabahçe Sarayı’nda, hükümet ve HDP heyeti tarafından açıklanan 10 maddellik deklarasyon ulusal ve uluslararası çevrelerde büyük bir heyecen yarattı. Erdoğan aynı gün, “Bu, hasretle beklediğimiz bir çağrıdır” ifadesini kullanmıştı. 10 Ağustos 2014’te halkoyuyla cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan, Dolmabahçe’de oturma düzenine bile müdahale etmişken; 24 Nisan’da, “Bugün terör örgütlerin sırtını sıvazlayanlar, aynı kuyuya kendileri düşecekler. Dün biri çıkmış Dolmabahçe Mutabakatı’ndan bahsediyor. Böyle bir mutabakat yok. Bu iktidarın terör örgütüyle bir mutabakatı söz konusu değildir” ifadelerini kullandı.
AKP-Ergenekon ittifakı
Aslında Erdoğan, iktidarının türbülansa girdiğini görüyor ve yeni ittifak arayışları onun yolunu Ergenekon’a çıkarıyordu. Zira Dolmabahçe’de üzerinde uzlaşılan 10 madde, demokratikleşme için yasal düzenlemeler öngörüyordu. Bu da en hafifinden eninde sonunda kendisinin yargılanması demekti. Yeni ittifak kanadı olan Ergenekon, bu zaaf üzerinden kısmen tasfiye olan kesimleri yeniden devlet çekirdeğine yerleştirme fırsatı yakaladı. Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk davalarında tutukluluk sürelerinin kısaltılmasıyla başlayan tahliyeler, daha sonra AYM’nin adil yargılamanın olmadığı şeklindeki kararıyla, cezası kesinleşmiş olanların da tahliye edilmesine evrildi ve çok büyük miktarda tazminatlar kazandılar. Kontgerilla şefi Veli Küçük ve tahliyesinde “Kınından çıkmış bıçak gibiyiz” diyen Doğu Perinçek, protokol sıralarında arz-ı endam etmeye başladı. Bu ittifakı en iyi CHP milletvekili ve gazeteci Barış Yarkadaş, 27 Aralık 2015’te bir tv programında açıkladı: “Tayyip Erdoğan, 17-25 Aralık dosyalarının kapatılması, askerin arkasında durması karşısında Kürt politikasında değişikliğe gitmiştir. Ergenekon tutuklularını bırakmıştır, bunun karşılığında Fethullah Gülen operasyonuna destek verilmesi için söz alınmıştır. Karşılığında da Kürt meselesinin değiştirilmesi ve 17-25 Aralık dosyalarının üzerinin örtülmesi konusunda uzlaşılmıştır. Bugün o konsept geldi, ‘Kürtleri sopayla dövme, terbiye etme’ anlayışına dayandı.”
7 Haziran sonrası
Türkiye, içeride Kürt hareketine topyekün bir imha savaşı başlatmanın arifesinde çok önemli bir seçim yaşadı. 7 Haziran’da yapılan seçimlerde HDP, beklenenden büyük bir başarı göstererek parti olarak meclise girdi. Seçim öncesi HDP’ye yönelik saldırılar, 24 Temmuz’daki topyekün savaşın habercisi gibiydi. İHD’nin yayımladığı rapora göre 23 Mart–6 Haziran 2015 tarihleri arasında siyasi partilere yönelik ihlaller ile ilgili yayınlamış olduğu rapora bakıldığında seçim güvenliğinin sağlanamadığı çok açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu süreçte partilerin seçim bürolarına, araçlarına, adaylarına, çalışanlarına yönelik baskın, saldırı, tehdit ve polis baskınları sonucu 196 saldırı gerçekleşmiş olup, bunun 176’sı HDP’ye, 12’si AKP’ye, 6’sı CHP’ye, 2’si MHP’ye olmuştur. Bu saldırılardan HDP’ye yapılan 176 saldırının 7’si silahlı, 5’i bombalı, 4’ü kundaklama biçiminde gerçekleşmiş ve 6 kişi yaşamını yitirmiş, 516 kişi yaralanmıştır. 33 HDP’li işkence ve kötü muameleye uğradığını belirtmiştir. Seçim çalışmaları nedeni ile 185 HDP’li gözaltına alınmış, bunlardan 8’i tutuklanmıştır. HDP’ye yapılan 176 değişik saldırı sonucu sadece 5 kişi gözaltına alınmıştır.
Seçimlerden sonra Erdoğan, yaşadığı büyük yenilgiyi önce Deniz Baykal, sonra Bahçeli ve Kılıçdaroğlu’nun suni tenefüsüyle aşarak ayağa kalktı. Erdoğan, ülkeyi tam anlamıyla bir şiddet sarmalının içine sokarak, (burada 20 Temmuz Suruç ve 10 Ekim Ankara katliamlarını özellikle anmak gerek.) 1 Kasım seçimlerine götürdü. Bu seçimin meşruluğu Türkiye tarihinde ancak 1946 seçimlerinde bulunabilir. Korku, tehdit, şantajlarla yapılan topluma bir diz çöktürmeydi.
Dağınıklık sürerse...
Erdoğan, bütün devletçi kesimleri kendi etrafında konsolide etmeyi başardı. HDP ve Kürt hareketiyle ortak hareket eden birey ve kesimlere acımasızca yöneldi. CHP ve MHP’yi tam anlamıyla birer kapıkulu askeri haline getirdi. (Bu işbirliğinde ulusalcı-faşist Ergenekon yapısının payı yadsınamaz.) Bugün bu şiddet artarak devam ediyor.
15 Temmuz başarısız darbesinden sonra her yerde tam bir ortaoyunu oynanmakta, her gün binlerce insan işten atılmakta, tutuklanmakta, işkenceye yatırılmaktadır. Gülencilere yönelik olduğu söylenen operasyonlar, aslında Kürtlere, sosyalistlere, akademisyenlere, sanatçılara karşı tam bir cadı avına dönmüş durumdadır. Erdoğan, bu saldırıları nereye kadar sürdürebilecek göreceğiz.
Son söz olarak: Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bugüne içeride ve dışarıdaki güç dengeleri üzerinden şekillenen bir sistem tarafından işletiliyor. Kanlı hesaplaşmaların bütün faturası işçi, yoksul, Alevi, Kürt, Ermeni bütün ‘ötekilere’ kesiliyor. Hesabı ödeyenlerin dağınıklığı; AKP, Cemaat, Ergenekon gibi faşist-geri iktidar odaklarının ağır fatura kesme rahatlığını getiriyor. Unutmamalı ki, bu yapıların arasındaki ilişki ne olursa olsun bunların toptan reddini sağlayacak (talep edecek) bir güç çıkmadığı sürece, yani sahaya inme iradesi gösterilemezse, ‘tribündekiler’ sopayla dövülmeye devam edilecek.
NİMETULLAH KILIÇARSLAN