Ambulansla hastaneye götürülüp tedaviyi kabul etmeyen Gülistan’ın kalp ve tansiyon sorunu olduğu için durumun kritik olduğunu duydum. “Ruhumuz, yaşam gerekçemiz” dediği Öcalan’ın fotoğrafının üstünde olduğu beyaz önlüğü hiç çıkarmayan Gülistan’ı görmek istediğimizi söyledik.
"Yaşamak…
İlkin sevgi ile, sevmek ile başlar,
Doğumla, doğmakla değil,
Yaşam da.. sevgisizlikle biter,
Ölümle, ölmekle değil“
Özdemir Asaf
İlk gördüğümde 2005 baharıydı. Voleybol maçında kısa boyuna rağmen fileye zıplayıp, var gücüyle topa vurmaya çalışıyordu. Gayretliydi. Israrcıydı ve pes etmiyordu. Sesinin güzel olduğunu söyleyenler bile vardı. Neşeli olduğu kadar tombul gülüşüleriyle çevresine neşe dağıtan esmer tenli bir kadın…
İkinci defa televizyonu ziyarete gittiğim Eylül ayında görmüştüm. Saçını kısa keşmişti. Televizyonda heyecanla bir odadan başka bir odaya geçiyordu. Sürekli bir koşturma, bir telaş hali. Büyük bir mutluluk paylaşmak istermiş gibi içi içine sığmıyordu. Sanki yüreği şu dünyayı bırakıp hakikatin yolcusu olacakmış gibi konuşuyordu.
Kolay mı sanırsınız bir ah çekmeden,
Özgürlük için mücadale vermek,
Sessizlik sarar yüreğinizi,
unutamazsınız,
O küçük sevinç
ve mutluluklar dokunur yüreğine,
Tarih kadar eski olan acılar
hakikatin izi olur,
Gecelerden süzülen yıldızlar gibi,
Hayat kaşla göz arasında
geçip gidiyor,
Bu dünyada sadece
direnişçiler iz bırakır,
Onlar ki, dünyanın son umudu,
sonları tükenen bilgeydiler diyor şair,
İzler, sisler, zamanlar...
Yağmurlu bir günde Strasbourg’a doğru yola çıktık. Dile kolay tam 56 gün, 1344 saattir direniyorlar. Kapıdan içeri girmeden önce ellerimizi dezenfekte ettik. En küçük bir mikroba karşı. Zayıflamış bağışıklık sistemlerini korumak için. Yüzlerine mavi maske takmış eylemciler bizi karşıladılar. Ziyaretçileri için hazırlanmış küçük bir odada ağırlandık, her ziyaretçi gibi. Eylemcilerin kaldığı odaya herkesin girmemesi için gençler kapıda durmuş izinsiz kimseyi içeri almıyordu. Basında yer alanlar da eylemi daha etkili duyurmanın yollarını arıyorlardı. Kim gelecek acaba kiminle röportaj yapabilirim diye planlar yapıyorlardı.
Ziyaretçilerden biri ayağına galoş takarak eylemcilerin kaldığı odaya girdi. İki-üç dakika sürmedi, çıktı. Giremeyenler ondan kısa bir açıklama yapmasını isteyince kısık bir sesle, "Genel olarak arkadaşların durumu iyi görünüyor ama Yüksel Koç halen yatakta, iyi görünmüyor“ diyerek sağlık durumlarının gün be gün ne kadar kötüleşeceğinin mesajını veriyordu. Doktorlar ise "Açlık grevinde 60. günden sonra hayati organların etkilenmeye başladığını, kalp ve böbrek yetmezliği gibi sonuçları olabildiğini ya da aşırı zayıflamaya bağlı olarak kalp kasının zayıflamasının ani ölümlere yol açabildiğini" belirttiyor. Dışarıda yapılan tartışmaların ortak vurgusu ise, "Bundan sonra dışarıda daha görkemli eylemler yapmak lazım tecridi kıracak ve yoldaşlarınızı kurtaracak olan bizim eylemlerimizdir" diyerek yarın geç olmadan herkesi eyleme çağırıyorlardı.
Ambulansla hastaneye götürülüp tedaviyi kabul etmeyen Gülistan’ın kalp ve tansiyon sorunu olduğu için durumun kritik olduğunu duydum. “Ruhumuz, yaşam gerekçemiz” dediği Öcalan’ın fotoğrafının üstünde olduğu beyaz önlüğü hiç çıkarmayan Gülistan’ı görmek istediğimizi söyledik. Yetkililer ise sağlık sorunlarında dolayı dinlenmesi gerektiği için gelemeyeceğini söylediler. Olumsuz cevabı duyunca başımı öne doğru eğdim. Aklıma cuma günü hastanede döndükten sonra yazdığı mesajlar geldi: "Durumunda değişen bir şey yok. Ama kalbim bile beni yenemez. Direnişe devam. Bu böyle biline" O koşullar altında bile moral veriyordu.
"Eylemiyle yol gösterenler,
Güneşe daha yakındır..."
Umudu yitirmemek lazım diyerek bir kez daha şansımı denedim. "Gelmiyorsan bari bir balkon konuşması yap“ diye bir mesaj yazıyorum. Uzun sürmedi kısa ama öz bir cevap geldi, "Silav, balkona çıkamıyorum. Bugün affola“ diyordu. Onun durumunun iyi olmadığını bilmeme rağmen burada oluşumuzu hissettirmek için yazdığım mesajın, karşı tarafta halden anlamayan bir intiba bırakmış olabileceği düşüncesi üzdü. Ama aslında çok iyi anlıyorduk ne durumda olduklarını. Oradakilerle vedalaşarak çıkış kapısına doğru yürüyordum, bir gözümle de balkona bakıyordum. Kimse yoktu. Kapıyı açtım tam gidiyordum ki, birden telefon çaldı. Telefonda konuşan Gülistan’dı. Biraz yutkundum. "Yine görüşmeden gidiyorsun ha! Ben seni gördüm ama sen beni görmedin“ deyince ben de mahçup bir üslupla, "Görmek istedim ama …" Daha sözüm bitirmeden söze girdi. "Tekrar içeri doğru yürü, arabanın olduğu tarafa doğru…" Arabanın önüne gelince etrafında duranlar şaşkın bakışlarla bana bakıyorlardı, umursamadım. Kafamı yavaşça kaldırıp pencere doğru baktığımda perdelik arasındaki küçük boşlukta el sallıyordu. Zafer işareti yaparak, "Siz basındakiler cansız can" dedi. Bakışlarında bükülmeyen bir iradenin heybetiyle vardı. Adeta gözlerinin içi parlıyordu. Güneşin ruhunu taşıyan gülücükleri yorgundu ama halen güç ve moral vermeye devam ediyordu. O gülüşlerde başarmanın zaferini gördüm.
"Direnmek bir aşktır der şair,
Aşk ölümü yeniyorsa,
Aşk hayat kurtarıyorsa
Senin aşkın ebedidir"
ÖZGÜR PAZARCIK