Onu kaybedeli 34 yıl olmuş, yaşasaydı bugün 81 yaşında olacaktı. 81’nci yaşgünü dolayısıyla yeniden anılıyor, hakkında yazılar yazılıp yorumlar yapılıyor. Bütün bu tartışmaların toplamında -ve ötesinde- bir gerçek vardır ki O’nun hem sineması hem aydın duruşu olarak bize bıraktığı miras son derece değerli, açık ve nettir. Evet, Yılmaz Güney’den söz ediyoruz… O her zaman mazlumun, ezilenin ve sömürülenin vicdanı oldu. Kalemi, kamerası ve yüreğiyle içinden çıktığı halkının sesi oldu hep, ömrünü bu yolda harcadı. *** Yokluklarla, yoksulluklarla geçen bir çocukluk… Henüz dokuz yaşındayken başlayan çalışma hayatı çeşitli işlerle geçer. Genç yaşlarda başlayan edebiyat aşkı ve yazma süreci komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle soruşturmalar ve cezalarla sürer. Eğitim yaşamı kesintiye uğrar. Bu süreci yıllar sonra bir söyleşide şöyle dile getirecektir: “Öğrenimim yarım kalmıştı. Önümdeki tek yol, kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığıyla eğitmekti. Öyle yaptım. Kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskılar... Karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve kararlılık. Öğretmenlerimden bin zordur” der. O bu zorlukları yenmiş, o zamana kadar belli kalıplar ve şablonlar içine sıkışmış bir sinemayı yaşam gerçeğiyle yüzleştirmiş ve halkın  gerçek sorunlarını dile getirmiş sinema sanatını doruğa çıkarmış bunu ödüllerle taçlandırmıştır. Güncel olanı gösterirken evrensel olanı ihmal etmedi. Asıl hapishane insanın kafasında yarattığı hapishanedir diyerek, hapislerde yatarken bile üretmesini bildi. Ulusal ve sınıfsal bilinci her tür eleştiriye cevap verecek düzeydeydi. *** Paris’te Duvar filmini çektiği dönemde Chris Kutschera’yla yaptığı bir söyleşide: “Kürt olduğunuzu ne zaman fark ettiniz?” sorusuna karşılık şunları söyler: “Asimile olmuş bir Kürt olduğumu söylemek zorundayım. Annem bir Kürt’tü, babam ise Zaza Kürt. Tüm çocukluğum boyunca Kürtçe ve Zazaca bizim evde konuşulan dildi. 15 yaşına kadar Kürtçe konuşuyordum. Sonra ailemden koptum. O dönemlerde “Kürtler ve Kürtçe dili yoktur” türünden konuşmalar duydum. Ama Kürtçe konuşan şarkı söyleyen insanlarda duyuyordum ve Kürtler’in çok zor koşullarda yasadıklarını görebiliyordum. Babam Siverekli, ilk defa 16 yaşındayken Siverek’i gördüm. İşte ne olduğumu o zaman anladım. Köklerinden koparılmış bir ailenin ızdırabını öğrendim, babam dedi ki “Sen köklerinden koparıldın”. 34 yaşındayken annemin doğduğu Muş’u ve Jibran aşiretini görebildim. Sürü filmi bu aşirete ne olduğunu anlatan bir öykü.” *** Öfkeliydi, bıçkındı. Kalender, dervişane bir duruşla asi bir ruhun bileşimi gibiydi. Başka bir dünyanın mümkünlüğüne inanmış, özgür, eşit ve adaletli bir dünya tasavvuruyla yaşadı her an. İçinden çıktığı halkının bir ferdi olduğunu hem sanatında hem de duruşunda göstermekten hiçbir döneminde geri durmamış, bunu kişiliğine yedirmesini bilmiştir. O halkını,halkı da onu sevdi. ’Halkın sanatçısı’ kavramı en çok ona yakıştı. Bizlere bıraktığı değerlere ve anısına saygıyla…