Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından 100 yıl ve İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden 70 yıl sonra hiç kimse bir üçüncüsü çıkmayacak diyemiyor. Gerçi Kırım Krizi, Avrupa’nın ve ABD’nin kabinelerinde, 100 yıl önce muhtemelen savaşa sokulabilecek “uyurgezerleri” şaşırtmadı, ama siyaset biliminde uzun bir süre hakim olan ve demokrasilerin birbirlerine karşı savaş yürütmeyeceklerine dair inanç, gerçeği olmayan bir rüyaya dönüştü. Avrupa merkezci bakış açımız ile savaşın sadece kendi coğrafyamızı yangın yerine çevirecek ve terörü ve katliamları ile bizi faciaya sokacak bir “Dünya Savaşı” olarak algılamamıza neden oluyor. Dünya Savaşları anma günleri, Avrupa’nın ortasında yaşayan bizlerin dünyadaki savaşlara bakışımızı bulandırıyor. Heidelberg’deki İhtilaf Araştırmaları Enstitüsü sadece 2013 yılı için 220’den fazla silahlı ihtilafın var olduğunu tespit ediyor. Aktif ve pasif olarak katılmayan bir ülke dünyada yok gibi.

Günümüzdeki savaşın gerçek boyutlarını kavrayabilmemiz için Avrupa’nın sınırlarının ötesine bakmamız gerekiyor. Örneğin 1998’den 2003’e kadar Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki savaşa. Bu savaş, 1997 ile 2001 arasındaki savaştan sonra ikincisiydi ve 2007’den bu yana Ruanda sınırındaki Doğu bölgelerinde üçüncüsü hala sürmekte. Yapılan inandırıcı tahminlere göre sadece ikincisinde 3 milyondan fazla insan yaşamını yitirdi. O zamanlar Madeleine Albright bu savaşı, birçok Afrika ülkesinin katılması nedeniyle, “Birinci Afrika Dünya Savaşı” olarak nitelendirmişti. DIE ZEIT gazetesi o günlerde “hayır, söz konusu olan hammaddelerdir, özellikle Batı için” diye yazıyor ve ABD ile AB’nin katıldığı bu “Dünya Savaşının” gerçek boyutlarını işaret ediyordu. Halen sürmekte olan savaş BM Örgütünün en büyük askeri kontenjanını, MONUSCO’nun 15 bin askerini meşgul etmekte ve ne bir sonu, ne de bir barış olasılığı bulunmakta.

‘Dünya savaşı’ ilanı

George W. Bush 2001’de “teröre karşı savaşını” ilan ettikten sonra bu savaş Afganistan’dan Pakistan’a, Irak, Libya, Suriye’den Sudan’a, Çad’a, Somalya’ya, Yemen’e, Mali ve Merkez Afrika Cumhuriyeti’ne kadar sayısız savaş alanlarıyla dünya çapındaki boyutları geliştirdi. Bu savaş halen sürmektedir. Bush 21 Eylül 2001’de ABD Kongresinde yaptığı konuşmada, babasının tam 11 yıl önce ‘Yeni Dünya Düzeni’nin başladığını ilan ettiği aynı yerden, benzer sözlerle bir “Dünya Savaşı” ilan etmişti. Baba Bush özgürlük ve adaletin altın çağı vaadini verirken, oğlu dünyanın her köşesini açıkça şiddetle tehdit etmişti:
“Teröre karşı savaşımız El Kaide ile başlayacak, ama orada bitmeyecek. Bu savaş, küresel etkisi olan her terörist grup bulunup, durdurulmasına ve yenilmesine kadar devam edecek. (...) Amerikalılar sadece bir mücadele değil, şimdiye kadar gördüklerimizin hepsinden farklı uzun süreli bir kampanya beklemelidirler. Bu, televizyonlardan gösterilecek dramatik saldırıları da, başarı durumunda bile gizli kalacak gizli operasyonları da içerecektir. Teröristlerin para kaynaklarını kurutacağız, onları birbirlerine düşüreceğiz, kaçabilecekleri ve rahat kalabilecekleri yer bulamayana kadar bir yerden diğerine kovalayacağız. Ve terörizme yardım eden veya güvenli liman sunan ülkeleri kovuşturacağız. Bu bölgedeki ülkeler karar vermelidirler – ya bizim yanımızda olacaklar, ya da teröristlerin.”

BM ve Kırım

Bush sözünü tuttu ve başkan Obama onu bazı retorik sözlerle takip etti. Savaş alanı artık bütün Yakın ve Orta Doğu’ya, Kuzey Afrika ve Afrika’nın Subsahara ülkelerine yayıldı. Afganistan’dan askerlerin geri çekilmesi, yabancı ülkelerin kontrolünden bağımsız ve barışa ulaşmış bir ülkeyi geride bırakmadı. Irak ve Libya’daki “Savaş sonrası toplumlar” bu savaşın hangi etkilerde bulunduğunu açık olarak göstermektedir. Savaş, iç savaşın “düşük yoğunluklu savaşı” haline dönüşmüştür. Aynı zamanda tamamıyla parçalanmış olan eski toplumsal yapılanmalardan en azından sivil bir yaşam için temel güvenlik çerçevesinin oluşturulmasını engellemektedir. Batı’nın yıllarca işbirliği yaptığı ve kendi çıkarlarını kollattığı eski bağımsız devletler savaş sonucunda vassal rejimlere sahip valiliklere dönüştüler. İster Karzai, isterse de Maliki olsun, bu rejimlerin parçalanmış toplumlarda barışı yerleştirebilme yetileri son derece şüphelidir.
Yakın ve Ortadoğu, muharebe alanları sınırlarımızdan uzakta olması nedeniyle “Dünya Savaşı” adını takmadığımız kalıcı barışın paradigmasıdır. Filistinliler ve genç İsrail devleti arasındaki ihtilaf, 1967’den bu yana Batı Şeria’nın, Gazze’nin ve Golan Tepelerinin işgali ile savaşın araçlarıyla devam etmektedir. Ateşkes dönemleri ve hep yeniden başlatılan barış görüşmeleri, bu bölgenin, zaman zaman 1982 ve 2006 Lübnan savaşları veya 2008/2009 Gazze Savaşında olduğu gibi aşırı şiddete yol açan sürekli bir savaş durumu içerisinde olduğu gerçeğinin üstünü örtemiyor. ABD ve AB – ki durumu değiştirebilecek tek güç onlar – yaklaşık 50 yıldan beri bölgedeki Birleşmiş Milletler (BM) hukukuna aykırı işgali onaylamaktadırlar. Bu çözülmemiş ihtilafın bölgeyi bütünüyle kırılgan hale getirdiğini bilmelerine rağmen, verili durumu süresiz olarak kabullenmiş durumdalar. Rus Federasyonu’nun Kırım’ı ilhak etmesine ise hem BM hukukunu hatırlatıyorlar, hem de yaptırımlar uyguluyorlar.

Suriye’de ise sadece destek!

Suriye’deki iç savaş, bu kalıcı savaşın Libya Savaşı’nda denenen ve “sürdürülebilir” olduğu kanıtlanan başka bir emaresini göstermektedir. Her savaşın Aşil Topuğu, “anavatan cephesini” dağıtabilecek olan kendi asker ölümleridir. NATO, Kaddafi’ye karşı verdiği savaşta kendi askerleri yerine, sadece malî, askerî ve lojistik olarak desteklediği kalkışmacıların milislerini kullandı. Suriye’de de silah, cephane ve lojistik araçlar göndererek kendi askerlerini konuşlandırma gereğini görmedi.
İnsan hakları standartları “insani müdahaleyi” gerekçelendirebilecek durumda olan Suudi Arabistan ve Katar gibi şüpheli müttefikleri üzerinden finansmanı sağladı. 150 binden fazla ölümün ve 2 milyonu aşan mültecinin kamuoyunda yarattığı infial ve harekete geçme baskısı, “Suriye’nin dostlarının” ahlaki düşüncelerinde izafileşmektedir, ki zamanın dış işleri bakanı Albright’ın bir ABD televizyonuna Irak’ta ABD’nin iktisadi yaptırımları sonucu yaşamını yitiren 500 bin çocuk hakkında ne düşündüğü sorusuna verdiği “çok zor bir seçimdi, ama buna değerdi” yanıtında da okunabilir. Siyasî sınıfın stratejik hedeflerini takip ederken gösterdikleri vicdansızlığı hiç küçümsememek gerekir. Kontrol edilemeyen grupların uyandırdığı tüm kaygılara rağmen Esad Rejimi yıkılana dek ayaklanmacıların finansmanı ve askerî desteği devam edecektir.

Enerji, hammadde ve su

Bu, Zbigniew Brzezinski’nin 1997’de formüle ettiği “Büyük Ortadoğu” stratejisine göre Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesinin son mozaik taşı olan İran için iyi bir perspektif değildir. ABD ve Avrupa, Merkez Asya cumhuriyetleri ile Batı Afrika’da açılan yeni enerji kaynakları sayesinde Körfezin enerji rezervlerinden giderek bağımsız hale getirmelerine rağmen, Çin ile muhtemel karşı karşıya gelişte engelsiz ulaşımı zorunlu olan en büyük rezervler hale bu bölgede bulunmaktadır. Ayrıca Doğu’nun piyasalarına serbest ulaşımı sağlayan nakil yollarının stratejik önemi halen kaybolmuş değildir. İster Hindu Kuş, ister Aden Körfezi, isterse de Malakka olsun, her yerde “çıkarlarımız savunulmak” zorundadır ve bu nedenle askerî müdahale gereklidir. Ancak, nasıl 20. Yüzyıl’daki iki dünya savaşının nedeni hammadde ve enerji kaynaklarına ulaşım olduysa, şimdi de büyük bir hammadde savaşının başlamasına yönelik kaygılar ifade edilmektedir. Eski savunma bakanlığı müsteşarı Friedbert Pflüger tahmininde hayli gerçekçi:
“21. Yüzyıl’ın dünya politikasında belirleyici olan ihtilaf enerji, hammaddeler ve su üzerine verilen mücadele olacak. Milliyetçilik, sömürgecilik ve emperyalizm geri dönüyorlar... Enerji krizleri ve ihtilaflarınca, umarım enerji savaşlarınca değil, karakterize edilen bir dünyaya doğru yol alıyoruz.”
ABD’nin gelecekte hangi rolü oynayacağını Zbigniew Brzezinski ulusal gurur olarak değil, vassallara uyarı anlamında şöyle ifade ediyor: “Günümüzün dünya gücü Amerika’nın etki alanı benzersizdir. Birleşik Devletler sadece bütün okyanuslara ve denizlere hakim değildir, aynı zamanda kıyıları da amfibik araçlarla kontrol altına alabilecek, bir ülkenin içlerine girebilecek ve güçlerine siyasî geçerlilik sağlayabilecek askerî güce sahiptirler. Amerika’nın askerî birlikleri Avrasya kıtasının batı ve doğu kıyı bölgelerinde durmakta ve İran Körfezini kontrol etmektedirler. (...) Kıtanın bütününe, Washington’a daha çok bağlanmak isteyen Amerika’nın vassalları yerleşiktir.”  Brzezinski bir tek ABD’nin 93 ülkede toplam 860 askerî üssü olduğunu ve periferideki asimetrik savaşta en tehlikeli ve en etkin silah olan insansız hava araçlarını elinde bulundurduğunu söyleseydi, iyi olurdu.

ABD ve AB’nin sınırları

Ancak tüm bunlar ABD ve AB’ne artık Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti ile yeniden sertleşen karşıtlıkta pek yarar getirmiyor. Kırım’ın ayrılması ve Rus Federasyonu’na katılması, ABD ve AB’ne yayılma itkilerinin sınırlarını gösterdi. BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’deki bir müdahale için karara itiraz edilmesi, 1973 nolu ve sadece sivil halkı korumaya yönelik olan, ama Kaddafi’yi ortadan kaldırmak için kullanılan Libya Kararına gösterilen bir reaksiyondu. Her ne kadar Kırım’ın ayrılması BM hukuku açısından eleştirilecek bir karar olsa da, BM hukukunu çiğneyerek askerî operasyonlar düzenleyen devletlerin şimdi BM hukukuna sarılması, o denli saçmadır. Irak’a karşı verilen ve yaklaşık 700 bin insanın yaşamına mal olan savaş, BM hukukuna aykırı sonuçlarını ortadan kaldırmayanlar, açıkça kansız ve halkın isteğiyle gerçekleşen bir ayrılma kararına karşı hangi ABD ve AB politikalarının Rusya başkanı Putin’i böyle davranmaya ittiğini düşünmelidir.
Bu ihtilafta hiç bir zaman savunmanın, denkleşmenin ve işbirliğinin söz konusu olmadığı, aksine saldırı ve toprak kazanmanın söz konusu olduğu jeopolitika ve jeostratejiden bahsedilmektedir. Samir Amin şu andaki durumu, emperyalizmin tarihsel merkezlerinin (ABD, Batı ve Merkez Avrupa, Japonya = Triad) gezegen üzerindeki mutlak kontrollerini iki strateji ile: bir taraftan neoliberal ekonomik küreselleşme, diğer taraftan gezegenin askerî raptuzap altında tutulmasıyla koruma denemesi olarak karakterize etmektedir. O nedenle Suudi Arabistan veya Katar gibi Triad’ın ekonomik ve siyasî stratejilerine boyun eğmeyen her ülke, reel veya potansiyel bir düşman olarak görülmektedir. Bu açıdan Rusya, sosyalist bir ideolojiye bağlı olmaksızın bağımsız kalmak istediği için düşman olarak kalmıştır.

NATO’nun Doğu cephesi

Gerek zamanın ABD dışişleri bakanı James Baker, gerek Genscher 1990’da Gorbaçov’a, NATO’nun Doğu Avrupa’ya açılmayacağı güvencesini vermiş olmalarına rağmen, Clinton 1994 Ocak’ında eski ihtilafa vurgu yaptı ve NATO’nun “sürekli, bilinçli ve açık olarak” Doğuya açılması gerektiğini söyledi – George Kennan 1997’de New York Times’daki köşesinde bunun, “ABD politikasının Soğuk Savaş sonrası dönemdeki en kadersel yanılgı” olduğunu yazıyordu. 1999’da NATO eski Yugoslavya’yı bombalıyor, Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti NATO üyesi oluyorlardı. 2004’te Estonya, Letonya, Litvanya, Slovenya, Slovak Cumhuriyeti, Bulgaristan ve Romanya, 2009’da da Arnavutluk ve Hırvatistan NATO üyesi oldular, 2008’de Kosova nihai olarak Sırbistan’dan ayrıldı. Şimdi ise Gürcistan ve Ukrayna üye yapılmak isteniyor. 2012’de roket şemsiyesi projesi kabul edildi. Rusya’nın kuşatılması programı devam ediyor. Obama da Ukrayna Krizine rağmen NATO’nun Doğuda cephe açmasından vazgeçmiyor. Eski BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri ve şimdiki “Uluslararası Kriz Grubu” yöneticisi Louise Arbour’un geleceğin savaşlarının muhtemelen yapılacağı “Top 10” - ihtilaf listesinde 5 Merkez Asya ve Kuzey Kafkasya ülkeleri yer almaktadır.
Merkez Avrupa’yı yok edecek klasik Dünya Savaşı-Senaryosu, hala düşünülemez gibi görünüyor. Savaş günümüzde, eski sömürgeci devletlerin her zaman aktif oldukları periferiye yerleşti. Bugün de Afrika’da, Asya veya Latin Amerika’da emperyalist savaş güçlerinin öyle ya da böyle katılmadıkları bir savaş yok gibi. Savaş, dünya çapında ve kalıcı olarak yaşam için belirleyici kaynaklar üzerine sürmektedir – biz sadece buna Dünya Savaşı adını takmıyoruz.
* Almanca’dan çeviri: Murat Çakır

PROF. DR. NORMAN PAECH