Brezilyalı Karikatürist Carlos Lutuff, 1 Kasım genel seçim sonucunu çizerken AKP ve DAİŞ ortaklığının yarattığı korku ortamının sonucu olduğunu gösteren bir karikatör çizmişti. Hiç bir şüpheye mahal bırakmaksızın gerçeği özetlemişti.
Seçimden önce, Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bize 400 milletvekili verirseniz kaos ortamı olmaz, istikrar sağlanır” demişti. Tek başına hükümeti kurduğu halda, ülkede kan akmaya devam ediyor halen.
Bunların istikrarı: Tehlike karşısında aptallaşan yığınların korkaklığını ve güçsüzlüğünü itiraf etmeden, sadece hayatta kalma karşılığında egemene boyun eğmedir. Zalimliği ve kötülüğü, iyileştirici bir kuvvet olarak benimsemesini sağlayacak. Bir de bunların istikrarında: Zenginin zengin, yoksulun yoksul, Zalimin zalim, kurbanın (Kürdün) kurban olarak nefes alıp verdiği koşullar, ama eskiye yeninin tüm anlamlarını vermek yoluyla, düzensizkiğin aynı şekilde devam etmesidir. Kötülüğün kalıcılığı, yalanın her durumda erdem biçiminde sürüp gitmesi. Suç ortaklığının hezursuzluk duymadan sürdürülmesi. Bu zorbanın da kötülük eğilimine bir suçsuzluk kazandırır. Herkesi bekleyen felaket, herkesin selameti gibi görünür istikrar uğruna.
1 Kasım seçimi, demokrasiden arındırılmış, kirli, kanlı ve entrikalar ile politik yaşamın yozlaştırılması ve toplumu politik alan dışına iterek elde edilen kanlı bir iktidardır.
AKP, devletin ekonomik, siyasi, askeri ve kadro gücünü arkasına alarak ve yasa kurallarını hiçe sayarak Kürtlere karşı başlattığı topyekün özel savaş, terör katliam olayları halen devam etmektedir. Delik deşik edilmiş şehirler, kasabalar; katledilen yüzlerce insan, seçilmiş belediye başkanları ve yöneticiler her gün tutuklanmakta. Amed, Nusaybin, Cizre, Lice, Varto, Silopi ve Derik’te Olağanüstü hal ve sıkıyönetim benzeri yöntemlerle sokağa çıkma yasağı konulmakta. Her gün özel timlerle kapılar kırılmakta, eşikte insanlar öldürülmekte ve keskin nişancılarla küçük büyük demeden halkın defteri dürülmekte. Türkiye adım adım Ortadoğu bataklığına sürüklenerek Suriyeleşmekte. Ne acıdır ki, ülkenin batısı bu tabloya seyirci kalmakta.
Öte yandan sarayın “Mankurtları” toprak üstünde olduğu kadar mezarlarımızı bombalayarak toprak altında da bizi rahat bırakmayacak kadar pervazsızlaşıyorlar.
Görevini yapan gazetecilerin başına silah dayatmalar... IŞİD’a silah götüren tırları haber yapan gazetecilerini casus ve terör örgütüne yardım etmek iddasiyle tutuklamalar.
Ülkemizde, çiçeklere basmak suçtur. Ama ölülere basarak, kesilen insan başlarıyla hatıra fotoğrafı çekmek, öldürülen insanın boynuna ip bağlayıp polis arabasının arkasında caddelerde sürüklemek serbesttir; fakat onun fotoğrafını çekip yaymak suçtur.
Devlet büyüklerimiz konuşurken, Müslümanlığa atıfta bulunurlar. Oysaki, İslam yalanı yasaklar, bunlar yalancı, İslam iftirayı yasaklar, bunlar münferi; İslam hırsızlığı, soygunu, talanı yasaklar; bunlar hırsız ve soyguncu. Ayakkabı kutuları fakir kukaranın parasıyla doldurdular. İslam, işçinin alın teri soğumadan hakkının verilmesini emreder; bunlar işçinin alın terini çalmakla yetinmez, hayat odalarını yaptırmayıp maden ocaklarını onlara mezar yapar ve “işçinin “fıtratında” vardır yer altında ölmek” der.
En son iktidar, organize ettiği bir çatışma ile Amed Baro Başkanı, Barış Elçisi Tahit Elçi’ye suikast düzenledi. Başta aile fertlerine ve Kürt halkına başsağlığı dilerim. Tek suçu: Mazlumların yanında yer alıp, görevi gereği muvekkillerin haklarını ve barışı savunmaktı.
Sanırım iki yıl önceydı, hükümet AB’ye iyi görünmek için, çıkardığı dördüncü yargı paketine bir madde eklemişti: “ Bir kişi yaptığı konuşmada ve yazdığı yazıda, halkı isyana teşvik etmiyorsa, söyledığı, yazdığı şeyler fikir hürriyeti kapsamına girer” demişti.
Sayın Tahir Elçi, katıldığı bir TV. Programında “PKK bir terör örgütü değildir” demişti. Kendi fikrini söylemişti. Suç bunun neresinde? Soruşturma başladı, yargılanıyordu. Yargılamanın sonucunu beklemeden susturdular.
Yazımı bir anekdotla sonlandırayım: Yıllar önce, bir parti genel başkanı DP için “eşkiyanın (diktatörün) yarın ne yapacağı belli olmaz” demişti.
Bekleyip görelim...