Mimar Mücella Yapıcı, Kanal İstanbul Projesi sürecinde yayınlanan üç ÇED raporunun bulunduğuna dikkat çekerek, son raporda yapılan değişikliğin de eski deprem yönetmeliğine göre olduğunu söyledi. Yapıcı, ”Burada yapılan her şey hukuksuz. Hukuk dışı bir dayatma var. Ciddi bir dolandırıcılıkla karşı karşıyayız. Bütün itirazlar gizlenmiştir” dedi.

Kanal İstanbul Projesi’ne dair onaylanan ÇED raporuna karşı dava açma hakkı bulunduğunu söyleyen TMMOB, yüz binlerce insanla Türkiye tarihinin en büyük davasına dönüştürme çağrısı yaptı.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İstanbul İl Koordinasyon Kurulu, Kanal İstanbul projesinde ilişkin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun onaylanmasına ilişkin Karaköy’deki binalarında basın toplantısı düzenledi. “Kanal İstanbul’a karşı yurttaş davası için çağrı” pankartının açıldığı toplantıya TMMOB üyelerinin yanı sıra çok sayıda yurttaş katıldı. TMMOB İl Koordinasyonu Genel Sekreteri Cevahir Akçelik, Kanal İstanbul Projesi’nin gündeme geldiği günden beri birçok bilim ve meslek insanı tarafından incelendiğini dile getirdi. Bu incemeler sonucunda kanalın yapılması halinde oluşacak çevresel ve sosyal boyutların tüm detaylarıyla ortaya konduğunu ifade eden Akçelik, “Yapılan çalışmalar neticesinde üniversiteler, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve halk yöneticilere defalarca uyarıda bulunmuş; buna karşın yöneticiler ne bu projenin planlama aşamasına halkı dahil etmiş ne de yapılan uyarılara kulak asmıştır. Tepeden inme bir şekilde İstanbul halkına dayatılan bu proje, başta İstanbul olmak üzere Marmara’dan Karadeniz’e uzanacak boyutuyla tüm bu coğrafyayı onarılmaz bir biçimde etkileyecek, ekosistemler arasında yarılma meydana getirecek, binlerce yılda oluşmuş doğal bir dengeyi alt üst edecektir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ‘Olumlu’ bulduğu durum işte budur” dedi.

Trafik, su ve göç

 İstatistiki verilerin, kanalın boğazdaki gemi trafiği ve kaza riskini azaltmak için yapıldığı iddiasını çürütmekte olduğunun altını çizen Akçelik, yapılacak yapay su yolunun, İstanbul Boğazı‘ndan daha çok kaza riski barındıracağını vurguladı. Yine şehrin toplam su biriktirme kapasitesinin yüzde 29’unun kanal güzergâhında bulunduğuna dikkat çeken Akçelik, “Bu kaynakların yok olması 6 milyon kişinin su ihtiyacına denk düşmektedir” şeklinde konuştu.

Projenin etkilerinin yalnızca doğal alanlarla sınırlı kalmayacağını kaydeden Akçelik, “Yapılaşmaya açılacak olan kanal güzergâhında yaşayan insanlar yerlerinden edilecek, yerlerine ‘Kanal Manzaralı’ evlerde yaşama imtiyazına sahip kimseler getirilecektir. Kanalla birlikte İstanbul’un kuzeyi ek bir nüfus yoğunluğu altına daha girecek, şehir yönetilebilir olmaktan çıkacaktır” ifadelerini kullandı.

Dava açma hakkı var

 Akçelik, bu nedenle projeye itiraz eden yurttaşlara şu çağrıda bulundu: “17 Şubat 2020 tarihine kadar Kanal İstanbul Projesi’ne dava açma hakkınız bulunmaktadır. TMMOB, davaya gerekçe oluşturacak tüm bilimsel ve teknik altyapıyı halkın hizmetine sunmaya hazırdır. Gelin binlerce/yüzbinlerce insan bir arada bu davayı Türkiye tarihinin en büyük davasına dönüştürelim, tarihe İstanbul için almış olduğumuz bu yurttaş sorumluluğunu not düşelim. Bir başka İstanbul daha yok.”

 Hukuk dışı bir dayatma

 Ardından söz alan Mimar Mücella Yapıcı ise, Kanal İstanbul Projesi sürecinde yayınlanan üç ÇED raporunun bulunduğuna dikkat çekti. Yapıcı, şöyle konuştu: “Son rapora göre 92 bin yurttaş bu ÇED raporuna itirazlarını sunmuş. Ancak en son karşımıza gelen şey bu ÇED olumlu raporudur. Bu raporları incelediğinizde çok fazla bir değişiklik görmüyoruz. İtirazlara göre eklerde bazı değişiklikler yapılmış. Bu değişikliklerin en önemlisi depremle ilgilidir. Ama bu da yeni deprem yönetmeliğine göre değil önceki deprem yönetmeliklerine göre yapılmıştır. Burada yapılan her şey hukuksuz. Hukuk dışı bir dayatma var. İtirazlarımızı belirtmeden bu itiraz ortaya çıktı. Türkiye halkı, bizler ciddi bir dolandırıcılıkla karşı karşıyayız. Çünkü bildirimizde de belirttiğimiz gibi gelen ÇED’ler entegre raporlardır. Yaptığımız bütün itirazlar gizlenmiştir. Bu bütün coğrafyayı etkileyecektir.”

Bütün güzergahlar biliniyordu

 Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2011’deki bir konuşmasını hatırlatan Yapıcı, şunları söyledi: ”Erdoğan, 2011’de ‘Karadeniz ve Marmara arası 45 dakikadır’ diyerek, aslında kanalın nereye yapılacağını söylüyor. Şimdiki raporda aynı şey geçmektedir. Yine kanalın su derinliği 25 metre olacak, deniliyor. Nereden biliyor? Şimdi bu 20’lere inmiş durumda ama raporda buna değinmiyor. Yine Erdoğan 3. Köprü’nün buradan geçeceğini söylüyor. Bir havalimanından söz ediyor ama bunların hiçbiri ortada yok. 2012’de Afet Yasası buna bahane olarak kullanıldı ve riskli yapılar kullanılarak burası bir rezerv alanı olarak gösterildi. Bu aldatmaca değil de nedir? 3. Köprü 1997’de ÇED çıkmasına rağmen planlamalar yapıldı. Bütün odalar olarak, ÇED sürecine tabi edilmediği için dava açtık. Haklı bulunduk. Bütün bu tür yatırımların ÇED sürecine tabi tutulması gerekir. 2011’den beri bütün güzergahlar biliniyordu.”

21 milyar doları aşar

Kanal İstanbul Projesi’nin çok boyutlu bir proje olduğunu dile getiren Prof. Dr. Haluk Gerçek de ulaşım açısından birkaç noktaya değinilmesi gerektiğine işaret etti. ÇED raporunda belirtilen 1.1 milyar ton kazı miktarının iki katına çıkmasının beklendiğinin altını çizen Gerçek, şu hususlara işaret etti: “Raporlarda bunun düzeltilmesi gerekir. İkincisi bunun taşınmasıyla ilgilidir. Yapılan hesaplarda 1.20 milyar ton olarak alınmış ancak bunun en az 1.40 milyar ton alınması gerekirdi. Bir de bunun 4 senede bitirilmesi teknik ve ekonomik olarak mümkün değildir. Ayrıca kanalı yaptığınız zaman burada 8 köprünün yapılması demektir. Yine metrolar yapılacak. Kanal nedeniyle bunların çok derinden geçmesi gerek. Bu da çok büyük bir maliyet demektir. Maliyet 21 milyar dolar olarak verilmiş ama bunun da artması demektir. Bu maliyetin yarısının gayrimenkullerden alınacağı belirtilmiştir. Diğer kısmı ise gemi geçişlerinden ve diğer gelirlerden sağlanacağı ifade ediliyor. Böyle bir projenin nasıl olur da çevresel, sosyal ekonomik nasıl bir inatlaşmayla yapılmak istendiğini anlamak güç.”

Ulaşım varsa kaza ihtimaldir

 “İstanbul Boğazı’nda bir tehlike var mı ve bununla ortadan kaldırılır mı?” diyen emekli Başkılavuz Kaptan Saim Oğuzülgen ise, “Bir kere bir yerde ulaşım varsa orada kazanın olmaması imkansız. Önemli olan bu kazaların topluma ve çevreye etkilerini azaltmaktır. En son İstanbul Boğazı’ndaki trajik kaza 13 Mart 1979 yılında olmuş. Boğazdan geçen gemiler bir risk oluşturuyor ama alınan önlemlerle bunlar en aza indirilebilir. Ayrıca İstanbul Boğazı en emniyetli seviyeye getirilmiş su yollarından biridir. Burada kaza olmama halini bir kere göz ardı etmeliyiz. Çalışan bir makinanın kaza yapıp yapmayacağını bilemeyiz. Kanal İstanbul’dan geçecek olan gemiler geçince hiçbir sıkıntı olmayacak mı?” diye sordu.

 

İSTANBUL

 
 

Yasal ve meşru değildir

 

Kanal İstanbul için verilen ÇED olumlu kararının yasal ve meşru olmadığını belirten HDP, “Bu dayatma ve katliam projelerini durdurmak için her türlü mücadeleyi yürüteceğiz” dedi.

HDP Ekolojiden Sorumlu EşBaşkan Yardımcısı ve İzmir Milletvekili Murat Çepni, Kanal İstanbul için verilen ÇED olumlu raporuna ilişkin yazılı açıklama yaptı. Projenin katliam olarak ifade edildiği açıklamada, AKP-MHP iktidarının etap etap bu projeyi uygulamaya çalıştığı belirtildi. Halkın karşı duruşuna, kanalı istemediğini tüm yasal yollarla ifade etmesine rağmen ÇED olumlu kararının verildiğine dikkat çekildi. Açıklamada, ÇED olumlu raporunun yasal ve meşru olmadığı belirtilerek, şunlar dile getirildi: “ÇED olumlu kararı verilen projeye göre imara açılan tarım alanları ve su havzaları; İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisince kabul edilen ve Belediye Başkanı tarafından 15.06.2009 tarihinde onaylanan ve halen yürürlükte olan 1/100.000 ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planına göre koruma altındadır. Bu plana karara göre ÇED olumlu kararı geçersizdir.

ÇED olumlu kararını veren Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2011 yılında 644 ve 648 sayılı kuruluş kararnamesi ile aldığı yetkiyi kullanarak, doğal alanları, tarım alanlarını yapılaşmaya açmak için İstanbul 1/100.000’lik çevre nazım planında yaptığı revizyonu da bizzat kendisi onaylayacaktır. Kısaca akla, yaşamın yasalarına aykırı olan, İstanbul, Küçükçekmece Lagün Havzası’nda, İstanbul’da, hatta Marmara bölgesinde yaşayan halklara dayatılan Kanal İstanbul Projesini siyaseten dayatan da, yasal mevzuat çerçevesinde onayan da, plana uygun halde revize eden de, bu revize planı onaylayacak olan da aynı idari yapı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’dır. Bakanlık tüm idari yapısıyla AKP iktidarının emrinde, şirketlerin haklarını koruyarak, gözeterek, bu arada yetkilerini de aşarak idari işlerini yürütmektedir.

ÇED olumlu kararını tanımıyoruz

 AKP-MHP ittifakı, Küçükçekmece Lagünü’nü, Kuzey Ormanları’nı, Marmara ve Karadeniz’i inşaat, maden ve ulaşım şirketlerine sunmaktadır. Bir taraftan kendini sürdürebilir kılmaya çalışırken kapitalizmin krizine karşı da şirketlere yeni sermaye alanları yaratmaya çalışmaktadır. Doğal alanları, arkeolojik yapıları, İstanbul’un belleğini yok edecek bu uygulama derhal durdurulmalıdır. HDP olarak Kanal İstanbul Projesi için verilen ÇED olumlu kararını, Çevre Düzeni planında yapılan değişiklikleri tanımıyoruz. Bu siyasi katliam projesinin ve meşru olmayan zorbalığın karşısında; Kanal ve Yenişehir rezerv alanı projesine karşı mücadele yürüten halklarla, ekoloji ve kent mücadelesi yürüten örgütlerle, platformlarla dayanışmayı sürdüreceğimizi, bu dayatma ve katliam projelerini durdurmak için her türlü yasal ve meşru mücadeleyi yürüteceğimizi bir kez daha kamuoyuna duyururuz.”

 
 

Katıl durduralım!

Prof. Dr. Asuman Yatkın “Katıl dur diyelim, gerekirse kepçenin önünde yatalım” derken, Kuzey Ormanları Savunması Sözcüsü Prof. Zerrin Bayraktar ise “Bu bir rant ve imar projesidir” dedi.

Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu, Kanal İstanbul Projesi’ne karşı “Katili durduralım” sloganıyla Küçükçekmece/Sefaköy Kültür Merkezi’nde panel ve forum düzenledi. “ÇED onayı hukuk, bilim ve hak iradesinin çiğnenmesidir! Kanal İstanbul’u Yaptırmayacağız” pankartının asıldığı panelin moderatörlüğünü Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu’ndan Rüya Kurtuluş yaparken, Prof. Dr. Asuman Yatkın ve Kuzey Ormanları Savunması Sözcüsü Prof. Zerrin Bayraktar ise konuşmacı olarak katıldı.

Kanal İstanbul Projesi’nin Çevre Düzeni Planı’na aykırı yapılan bir proje olduğunu belirten Prof. Dr. Asuman Yatkın, kentte en fazla zararı veren şeyin plansız imar projelerinin olduğunu vurguladı. Yatkın, “Bu türden plan bütünlüğü bozucu üst kararlarla yapılan projeler çevresinde başka yeni yatırım ve yasa dışı yapılaşmaları da tetiklemekte ve kentin kuzeyindeki hassas bölgelerini tahrip edici bir kısır döngüye neden olmaktadır. 8 Eylül 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 2012/3573 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile mülga 644 sayılı KHK kapsamında her tür ve ölçekteki planlama yetkisi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilendirildi. Şu an yapılmak istenen proje ile içme ve kullanma suyu sağlaması yanında, yaşam kaynağı olan göller, barajlar ve sulak alanların işlerliği açısından vazgeçilmez olan havzalar, biyoçeşitlilik açısından büyük önem taşıyan ormanlar, işlevleri bozulmaması gereken en önemli doğal sistemleri oluşturmaktadır. Bu nedenle katıl durduralım, itiraz edelim, dava açalım, gerekirse kepçenin önüne yatalım” diye konuştu.

İmar ve rant projesi

Kuzey Ormanları Savunması Sözcüsü Prof. Zerrin Bayraktar, projenin rant ve imar projesi olduğunun altını çizerek, “Kanalın yaşama dayattığı olumsuzluklar, bahsedilen sözde yararlardan çok daha büyük önem taşıyor diyebilirim. Proje öncesi hazırlığın çok olmadığını görüyoruz. Maliyeti çok fazla. Ki bahse konu olan maliyetin iki kata çıkabileceği de söyleniyor. Bu bir imar ve rant projesidir. Akıl alır şey değildir” ifadelerini kullandı.

 
 

Türleri yok edecek

Kanal İstanbul’un “katil” bir proje olduğunu söyleyen Prof. Dr. Beyza Üstün, “Bölgede iki tane temel göç yolu var. Gidiş ve dönüş göç yollarında tüm göçerler, o bölgede konaklar, iner, yorgun gelir ve bunların hepsi yok olacak” uyarısında bulundu.

 Prof. Üstün, projeye sadece Kanal İstanbul olarak bakılmaması gerektiği görüşünde. Üstün, projenin 3. Köprü ve İstanbul Havaalanı ile birlikte Kuzey Ormanları, kuzey sulak alanlarının üzerine yeni bir İstanbul inşa projesi olduğuna işaret etti. İktidarın, 2011’de seçim vaadi olarak kamuoyuna “Çılgın Proje” olarak açıkladığı bu projelerin o dönem sadece kanal kısmının tartışıldığını dile getiren Üstün, “Kanal projesinden önce havaalanı, köprü, yani bugün kanal projesi üzerinde, kanalın kazılması haricinde tartıştığımız her şeyi aslında havalimanı inşası sırasında yaşadık. Kuzey Ormanları tamamen kazıldı ve yok edildi. Orman ekosistemini sadece kesilen ağaçlar ile ele alamayız. Orada canlı yaşamı barınıyor, ürüyor, bekliyor, göçerler orada konaklıyor. Böylesine büyük bir ekosistemi üçüncü havalimanı ile yok ettiler” dedi.

 3. Havaalanı’nın yapımı sırasında sadece doğaya değil, aynı zamanda insan yaşamına da zarar verildiğini dile getiren Üstün, havaalanı yapımı sırasında resmi kayıtlara göre 56 işçinin yaşamını yitirdiğini, ancak resmi olmayan rakamların bu sayıdan çok daha fazla olduğuna dikkat çekerek, Kanal İstanbul Projesi’nin yapımında benzer durumların yaşanabileceğini işaret etti.

Küçükçekmece lagünü yok edilecek

 İktidarın siyaseten tıkandığı yerde inşaat projelerine başvurduğunu söyleyen Üstün, bu tür projelerle hem halka “Bakın benim projelerim var” dediğini, hem de büyük sermaye patronlarını kendi yedeğine aldığını ifade etti. Doğaya bu kadar saldırmanın çok tehlikeli olduğunu dile getiren Üstün, Kanal İstanbul Projesi’nin Küçükçekmece lagününden başlayacağını belirterek, şöyle konuştu: “Dünyada çok az lagün var. Ender görülen lagünlerden biri de Küçükçekmece lagünü, kanalın yapımı ile birlikte bu yok olacak. Ardından lagünü besleyen Küçükçekmece Gölü, Sazlıdere Barajı’nı oyacaklar. Ardından Durusuyu ile Üçüncü Havaalanı arasında kalan toprak ekosistemini yırtarak geçecekler.”

Yapılaşmaya açıldı

 Projenin gündeme geldiği 2011’den beri Küçükçekmece lagünü, Sazlıdere, Nakkaşdere, Eşkinoz, Terkos ve Durusu bölgelerindeki tüm doğal alanların yavaş yavaş yapılaşmaya açıldığına dikkat çeken Üstün, “Orada planlama değiştirdiler, üst ölçek planları daha yeni değiştirdiler ama onlar etap etap bunu planladılar. Dolayısıyla o günden bu güne orada emlak fiyatları tamamen değişti. Kentsel dönüşüm oraya hızlı bir şekilde girdi ve demografik yapı hızla değişiyor. Dolayısıyla bu bölgede yaşayan insanlar oradan çıkarılacaklar. Bu insanların yerine son derece lüks konutlar, iş yerleri yapacaklar. Küçükçekmece lagününün içine marinalar yapacaklar, o doğal sistemi, kazıdıkları toprakları Marmara’ya, Karadeniz’e dolgu alanı olarak dökecekler. Dolgu alanı dediğiniz yapılan yerlerin her biri, deniz ekosisteminin varlığını sürdürdüğü yerler. Yani bunu yapmak sucul ve kumul ekosistemin üreme alanlarını yok etmek demek” şeklinde konuştu.

Göç yolları kapatılıyor

 Kanalın yapılmasıyla birlikte İstanbul’un içme suyu şebekelerinin tehlike altında olduğu uyarısında bulunan Üstün, ancak projenin sadece içme suyu olarak ele alınmasının yanlış olduğunu belirtti. Bölgenin kara ve deniz canlılarının yaşam alanı olduğunu, kanalla birlikte bunların tamamen yok olacağını dile getiren Üstün, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bölgede iki tane temel göç yolu var. Kanal bu göç yollarına kurulacak. Gidiş ve dönüş göç yollarında tüm göçerler o bölgede konaklarlar, inerler, yorgun gelirler ve bunların hepsi yok olacak. Şimdi göç yolunun yok olması demek türlerin yok olması demek. Çünkü genetik öğretilerinde o yolu kullanmak var. Ekosisteme bir kere zarar verildi mi geri almamız mümkün değil. Karadeniz ve Marmara’yı bir birine bağlamak demek bütün tatlı su ekosisteminin yarattığı sularının tuzlanması demek. Öyle membran falan koyarak başaramazlar bunu, başarsalardı eğer bugüne kadar yaptıkları çöp sahasındaki sızıntıları önlerlerdi.”

Sur’da ağır silah, İstanbul’da TOMA

Kanal İstanbul Projesi’nin doğa açısından katliam olarak nitelendiren Üstün, “Ben istiyorum” anlayışının geç de olsa yaptıkları hatayı görecekleri düşüncesinde. Böyle bir projeye karşı çıkılması gerektiğinin altını çizen Üstün, “Sur içindeki müdahalelere bakalım, oradaki halkın evlerinden barınaklarından nasıl yok edildiklerine bakalım. Aynı olay burada gerçekleşecek, savaş araçlarıyla olmayacak ama TOMA’larla olacak bu çok fark etmiyor. Hasankeyf’e bakalım, dinamitleyerek yok ettikleri binlerce yıllık uygarlık yok ediliyor. Burada aynısı yapılmak isteniyor” şeklinde konuştu.

9 yıldır hazırlık yapıyordu

 Projenin kamuoyuna açıklandığı 2011’den sonra iktidarın projeyi yapmak için hazırlıklar yaptığını belirten Üstün, gelinen aşamada birçok teknik hazırlığın yapıldığının anlaşıldığını söyledi. 2011’de yapılan genel seçimlerden hemen önce 644 ve 648 Nolu Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) Orman ve Çevre Bakanlığı’nın birbirinden ayrılıp Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kurulduğunu aktaran Üstün, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na “Kenti deprem ve afete karşı yeniden yapılandırabilir, kentsel dönüşüm için yetkilidir” şeklinde statü verildiğini, doğal alanların koruma statüsünün kaldırıldığını, doğal su kaynaklarının etrafı, ormanlar ve kıyıların yapılaşmaya açılması yetkisinin tamamen bakanlığa verildiğini ifade etti.

Sermayeye sundular

 Çevre Şehircilik Bakanlığı’na verilen yetkilerin ardından yasalarda yapılan değişikliklerle doğal alanların hızla yapılaşmaya açıldığını sözlerine ekleyen Üstün, “Kürt illeri başta olmak üzere bu coğrafyanın her yerinde HES’ler mantar gibi çoğaldı. Rüzgar Enerji Santralleri (RES) ile dağlar delik deşik edildi. Jeo Termal Santralleri (JES) ile bütün tarım alanları darmaduman edildi. Yani sermayeye hızlıca Çevre ve Şehircilik Bakanlığı üzerinden ÇED olumlu kararları alınarak doğal varlıklar, kültürel varlıklar Hasankeyf gibi alanlar olduğu gibi sermayenin kullanımına sunuldu” dedi.

 
 

İş bilen damat

Erdoğan’ın damadı, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul güzergâhında arazi aldığı ortaya çıktı. Albayrak, yaklaşık 13 dönümlük araziyi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın projeyi duyurduğu 2011’den bir yıl sonra satın aldı. Halen tarla vasfında olan arazinin, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Kanal İstanbul için değişiklik yapılan planda “konut alanı” sınırları içinde kalması dikkat çekti. Cumhuriyet’e konuşan bir bakanlık yetkilisi, Albayrak’ın, babası Sadık Albayrak’ın, 2003’te bölgede aldığı araziye komşu olan bir araziyi “yabancıya gitmesin diye” satın aldığını, durumun Kanal İstanbul’la ilişkilendirilmesinin ise “zorlama” olacağını ileri sürdü.

Albayrak’ın babası Sadık Albayrak, güzergâhta yer alan Arnavutköy’e bağlı Boyalık Mahallesi’nde yaklaşık 3 dönüm arazi aldı. Sadık Albayrak, 2003’te satın aldığı tarla vasfındaki arazinin etrafını çevirerek prefabrik bir ev yaptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2011’de Kanal İstanbul projesinin yapılacağını duyurdu. Bundan bir yıl sonra bakan Berat Albayrak, babasının arazisine komşu olan yaklaşık 13 dönümlük araziyi satın aldı.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, geçen günlerde İstanbul’un anayasası sayılan 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planını deldi ve Kanal İstanbul’un çevresine kurulacak “Yenişehir”i plana işledi. Yapılan değişiklik, Sadık ve Berat Albayrak’ın birbirlerine komşu olan arazilerini de etkiliyor. Halen tarla vasfında olan iki arazi, plan değişikliğinin ardından “konut alanı” sınırları içinde kalıyor.

Bölgeye gittiğimizde Boyalık köyünün merkezine çok yakın konumdaki arazinin sınırlarının dikilen bodur ağaçlarla çevrildiğini gördük. Yola çok yakın konumdaki arazi, İstanbul Havalimanı’na ise araçla 5 dakika uzaklıkta bulunuyor. Konuştuğumuz köylüler, özellikle 3. Havalimanı yapıldıktan sonra köy ve çevresinde yapılaşmanın arttığını, bölgenin emlakçı akınına uğradığını belirtti. Köylüler, “Bundan iki-üç ay önce gelen giden yoktu ama son birkaç haftadır ana-baba günü oluyor. Emlakçılar arazi almak için geliyor. Almak isteyen 10 kişiden 5’i Arap. Araziler çok değerlendi. ‘Daha da değerlenecek’ diyorlar. Bir kilometre ötemizde kanal yapılacak. Köyümüz böyle kalmayacak” dedi.