Vedat ÇELİK*

Çiseleyen nisan yağmuru etrafı ağaçlarla kaplı patikada yürüyen tedirgin bir grup savaşçının yanaklarını okşuyordu. Düşünceli bir şekilde grubun en önünde yürüyen Roj’un uzamış saçları alnına yapışmıştı. Kıvırcık siyah kakülünden yağmur taneleri ince bir hat çizerek yüzüne akıyordu.

Grup oldukça telaşlıydı. Yorgun olmalarına rağmen mola vermeden kendilerini güvenli bir noktaya ulaştırmak istiyorlardı. Puslu karanlık gece onları helikopterlerden saklasa da gün aydınlanınca yapacak bir şey kalmayacaktı. Hepsi tecrübeli savaşçılardı. İçlerinde en yeni olan bile en az beş yıldır dağlardaydı.

Dün gece civardaki bir düşman birliğine baskın düzenlemişlerdi. Eylem başarılı geçmişti. Rehavete kapılan düşman birliği birden bire basılınca karıncalar gibi sağa sola kaçışmaya başlamıştı. Açık hedefe giren askerlerin çoğu öldürülmüş, geri kalan ise çekilmek zorunda kalmıştı.

Roj, eylem grubunun komutanıydı. Baskında sonra alabildikleri kadar silah aldılar. O sırada Roj yaralandığını farketmişti. Kurşun kolunu sıyırmıştı. Onun dışında grup sağlamdı. Eylem bölgesinden coşkuyla ayrıldılar. Helikopterler üzerlerinde gezmeye başlayınca grubu ikiye böldü. Roj’u en çok düşündüren diğer grubun noktaya ulaşıp ulaşmadığıydı. Bu  düşünceler içinde belirlenen yere vardı. Grup şimdi bir mağaranın karşısındaydı. Roj’un gözleri karanlık mağaranın girişindeydi. Karanlığın içinden çıkacak tanıdık bir yüzün ışıltılı tebessümündeydi belki de, kim bilir. Sesleri duyan Nergis, grubu karşılamak için dışarı çıkmıştı. Onu görünce grubun kaygılı yüzlerinde kavuşma anının sıcak tebessümleri belirmişti. Hızla mağaraya girdiler. Ateşin etrafında oturan arkadaşlarına sarıldılar, birbirlerini kutladılar. Burası güvenli bir yerdi. Gönül rahatlığıyla ateşin üstünde kaynayan çaydan birer bardak doldurup dün geceki eylem hakkında hararetli bir sohbete başladılar. Roj oldukça yorgundu. Ama nöbette duran arkadaşının yerine geçme isteği daha ağır bastı. Gözü bir süredir ondaydı. Uyumamak için direniyordu. Roj dayanamadı, çayını tazeleyip mağaranın girişinde duran arkadaşının yanına gitti.

“Welat arkadaş sen git biraz dinlen, ben nöbet tutarım” dedi.

“Olmaz heval, sen yaralısın” dedi Welat.

Ama Roj onu dinlemedi. Welat’ın tüm itirazlarına rağmen onun yerine geçti. Bir süre dışarıyı izledi. Yağmur durmuştu. Rengarenk doğa, şakıyan kuşlar, kelebekler, vızıldayan arılar, coşkulu akan nehir, sapsarı güneş ışığında parıldıyordu. Bu güzel cennete dalmıştı Roj, hem de çok derinlere... Nergis gelip omuzuna dokunmasaydı, daha derinlere dalacaktı.

-Heval yaran nasıl?

Ne sorulduğunu anlamayan Roj irkilerek, “Bi şey mi dedin heval?” diyerek Nergis’e döndü.

-Yaran dedim, nasıl oldu?

- Ufak bir sıyrık heval, hafif yanma var sadece.

Sustular bir süre.

Bir zamanlar askerdim

-Roj sana sormak istediğim bir şey var.

- Tabii, buyur.

- Aslında cevap vermek zorunda değilsin. Ama cevap vermen beni çok mutlu edecek.

Roj merakla soruyu bekliyordu. Şimdi bir sessizlik çökmüştü ikisinin üstüne. Bir süre böyle durdular.

-Şu senin asker meselesi, hani o yüzbaşı olayı... merak ediyorum. Gerçekten böyle bir şey yaşandı mı?

Güneşe doğru baktı Roj. Derin bir nefes aldı. Nergis’e döndü. Derindi bakışları... Kısık bir sesle “Bir zamanlar askerdim... Yüzbaşı olayı da doğru. Hepsini yaşadım”dedi.

Nergis, “Bana o geceyi anlatır mısın heval?” dedi.

Roj kararsızdı. O geceyi yeniden yaşamak ona ağır gelecekti. Ama eylem sonrası bir yoldaşının isteğini geri çevirmeyecek kadar mütevaziydi. Merak dolu gözlerine baktı Nergis’in... Yüzünü güneşe çevirdi.

-O gün her şey bana tuhaf geliyordu. Güneşin doğuşundan esen rüzgara, sabaha karşı gördüğüm kabustan havlamasıyla uyandığım hırçın köpeğe kadar tuhaftı her şey... Ama o gün bana en tuhaf gelen Yüzbaşı’yla birlikte gece operasyona çıkmamdı. Tabura geldiğimden beri Yüzbaşı ile yıldızım barışmamıştı. Nedense kendimi suçlar, üstelik küçük de görürdüm. Bu ruh halime anlam veremiyordum bazen. Belki de girdiği her çatışmadan başarılı çıkmasındandı bu. Ama başkaları değil de neden hep ben yaşıyordum bu duyguları, anlayamıyordum.

Herkes ona Yüzbaşı derdi. Bu yüzden gerçek adını bilmiyordum. Ama başarı ve cesareti bütün taburun dilindeydi. Kırk-kırkbeş yaşlarında, uzun boylu, yakışıklı bir adamdı. Askerlerine babacan tavırlarla yaklaşırdı. Ama silahlar patladı mı, tam tersi bir mizaca bürünürdü. Sert, soğuk, etrafındaki her şeye kaskatı davranan biri olurdu. Bu ani değişimi anlamasam da savaşta bunun gerekli olduğuna inanmıştım artık.

Bu komutanın gerçek yüzünü o günden bir buçuk ay önce görmüştüm. Civardaki köylerden birine gece baskın için apar topar yola koyulduk. Gecenin ikisiydi. Kurtların bile uykuda olduğu bu saatte biz pusuya yatmıştık. Az sonra etrafını çevirdiğimiz evden silahlı dört kişi çıktı. Evden bir kaç metre uzalaşmışlardı ki, ateş emri verildi. Ben daha silah nasıl tutulur onu bile bilmiyorken, bir çatışmanın ortasında kalmıştım. Çatma öyle kaşlarını... Tabii ki eğitim almıştım. Ama ben belki de dünyanın en korkak insanı, en zayıf canlısıydım. Bu yüzden çok dayak yesem de olmadı. Tam bir asker olamadım. O an ise korkudan sağa sola ateş ediyordum. O sırada silahlı birinin yere düştüğünü gördüm. Diğer üç kişi belli ki kaçmıştı. Bir süre sonra silah sesleri kesildi. Etrafa buz gibi bir sessizlik çöktü. Merakla olacakları izliyordum. Saklandığımız yerde bir haraketlilik oldu. Biri yerde yatan kişiye doğru yürüyordu. Bu kişi oydu. Yüzbaşı’nın ta kendisiydi. O ne zaman gelmişti? Bilmiyorum... Zaten bu onun en bilinen özelliğiydi, hiç beklemediğin bir anda çıkabilirdi karşına.

Yüzbaşı eğilip elini yerdeki savaşçının nabzına koydu. Tam o sırada yerde yatan ona doğru bir hamle yaptı. Ama Yüzbaşı daha hızlı davrandı, onu kavradığı gibi yere vurdu. Hepimiz bulunduğumuz yerden çıktık. Yavaş ve tedirgin adımlarla yanlarına geldiğimde yerde yatanın bir kadın olduğunu gördüm. Askerlerden biri yüzüne fener tutmuştu. Uzun örgülü sarı saçları kan içinde kalmıştı. Omuzundan aldığı yara ölümcül değildi. Ama çok kan kaybetmişti. Bu yüzden kımıldayamayacak haldeydi. Komutan sağa sola talimat yağdırıyordu. Evlerin kapıları kırılıyor, insanlar yaka paça dışarıda toplatılıyordu. Gecenin ölümcül sessizliğini, feryat figan ağlayan kadın ve çocukların çığlıkları bozdu.

O masum yüzlü kadın

Yüzbaşı kadına doğru eğildi, omzundaki yaraya dokunmaya başladı. Canı öyle çok yanmış olmalı ki bayıldı. Ayağa kalkıp “onu araziye getirin” dedi. Askerlerden önce atılıp onu ayaklarından tutup sürükleyen köy korucularını gördüm. Köyden çıktığımızda geride talan edilmiş, evleri ateşe verilmiş bir harabe ve ruhu alınmış bir insan topluluğu bıraktık. Biraz yürüdükten sonra köyden çıktık. Düz bir arazide toplandık.

Gözlerim yerde yatan kadındaydı. Gün ağarmak üzereydi. Etrafta uyanmaya başlamış kuşların kanat sesleri geliyordu. Yüzbaşı’nın kalın ve çirkin sesiyle çıkardılar kadının üstündekileri. Kalabalığa baktım. Gördüğüm tek şey yerde yatan kadına şehvet dolu bakışlardan başkası değildi. İnsan olmaktan utandım o an. Oradan uzaklaşacaktım ki beni yanına çağırdı. Elime bir bidon su verdi. “Uyandır onu” dedi. Bir kendime bir ona bir de yerde yatan kadına baktım. Korkaktım, zayıftım ama o kadar da alçalmamıştım. Verilen emire itaat etmedim. Kadını konuşturmak için bir sürü işkence yaptılar. Ama o tek bir kelime bile etmedi. Orada öldürdüler onu. Beni de diskoya attılar. Bir ay karanlık bir hücrede sabah akşam dayakla ödedim itaatsizliğin bedelini. Ama bir daha kendime gelemedim. Ne yaptımsa zihnimden çıkmadı o masum yüzlü kadın.

Tüm bu olanlardan sonra Yüzbaşı’nın beni operasyon için seçmesi tuhaftı. Hem başarılı bir komutan hem de karıncalardan bile korkan cılız bir asker...

Kafamın içinde yanıt bekleyen sorularla birlikte Yüzbaşı’nın komutasında ikindi ezanıyla açıldık araziye. Okunan ezanın selamız olacağını düşünmüştüm o an. Uzun bir süre yürüdükten sonra heybetli bir dağın zirvesine tırmandık. Bu dağlarda çok savaş yaşanmıştı. Kimler gelmişti de bu dağları geçememişti. Yürüdüğümüz patikanın etrafına bakıyordum. Attığım her adımda bu dağlara görkemini veren o büyük direnişlerden kalan izlere rastlıyordum. Tuhaftır, karşılaştığım her iz içimde anlam veremediğim sancılanmalara sebep oluyordu.

Ölmek için seçilmiştik

Aslında yaşadığım duyguların tek bir adı vardı: Utanç! Ama utanç duygusunu da bastıran bir korku yayılmıştı yüreğime. Tedirgindim. Operasyon için seçilen beş asker de aynı bölgedendik. Kürdistanlıydık. Beşimizin yaşadıkları da benzerdi. Yıldızımız bir türlü parlamadı askerde. Tıpkı bizden öncekilerin parlamadığı gibi... Taburun en zayıf en sıska askerleri olduğumuzdan bize güvenmez, nöbet vermezlerdi. Oysa o gece bize ülkenin şanına şan katacak bir görev verilmişti. Ölmek...

Birbirimize itiraf edemesek de hepimizin içten içe ortak olduğu tek bir kanı vardı. Biz savaşmak için değil ölmek için seçilmiştik.

Ölümün ağırlığını omuzlarımızda hissettiğimizden olsa gerek, şu bir kaç saat yormuştu beni, utanç içinde yaşamaktan... Utanç diyorum, çünkü geride gurur duyacağımız hiçbir şey yoktu.

Yürüyordum ağır ağır. Gözlerim etrafta. Bir savaş müzesinin içinde sandım kendimi, dağın zirvesine varınca. İzler vardı her yerde; yok sayılan zamanın direnişçilerinden. Acaba şurdaki gövdesi kalın çınar ağacı ya da şu kayalar... Her bahar açan çiçekler, daldan dala konan kuşlar, karıncalar, arılar... Bir bütün şu doğa dile gelse: Kim bilir neler anlatırdı bize, yaşanmamış sayılan o görkemli zamanlardan... Şimdi yürüdüğüm bu patika hangi zaman yolcusuna aitti. Patikanın etrafındaki şu ağaçlar, kayalıklarla dolu bu arazi nelere tanık olmuştu. Arazideki derin çukurlar; hangi savaştan kalmaydı. Tüm bunların merakı içinde yürümek hayli zor oldu.

Ölüme direnebilir miydim?

Dağın sırtına tırmanırken güneşin batmış olduğunu sanmıştım. Tepeye vardığımızdaysa koyu yeşil bir denizin içinde batan kızıl bir alev topu gibi ışıldıyordu. Cılız ışığının değdiği her şey kızıl-siyah renge bürünüyor, uzun siyah gölgeler oluşturuyordu. Büyülenmiştim bu manzara karşısında. Şiddetlenmişti günlerdir zihnimde yaşadığım kavga. Yaşantım bir bütün perişandı zaten. Onun üstüne o geceki olayda eklenince ölümle yaşam arasında kalmıştım. Kurtuluş hangisiydi? O an düşündüğüm şeyse böyle güzel bir coğrafyada hangi amaç için ölüp yaşayacağımdı. Yeni yeni keşfetmeye başladığım duygular ruhumda yaşama isteğini arttırmıştı. Oysa ki bilincindeydim attığım her adımın beni ölüme daha da yakınlaştırdığıdan. Buna rağmen umut, kurumak üzere olan ruhumu canlandırıyor, yeşertiyordu. Ama kendimi çok yalnız hissediyordum. Bir okyanusun ortasında boğulur gibi. İçinde ölüme direnebilir miydim? Buz gibi ölüm inat, yaşamı tüm coşkusuyla tekrar kucaklayabilir miydim, bilmiyordum.

Güneş neredeyse kaybolmak üzereyken durduk. Yüzbaşı’nın çağırmasıyla yanına gittik. Karşısına tek sıra dizilmiş, ondan gelecek komutu bekliyorduk. Savaş zamanlarındaki o çirkin mizaç vardı yüzünde. Babacan tavırlarından eser yoktu. Sert, soğuk ve olabildiğince çirkindi, tiksinti dolu bakışları.

Beni çağırmasıyla “Mehmet Solmaz emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!” diyerek bir adım öne çıktım. Gözlerim batmakta olan güneşteydi. Gelip tam karşımda durdu. Az önce karşımda batan güneşin cılız ışıkları önümde duran Yüzbaşı’nın arkasındaydı artık. Yüzünü seçemiyordum. Karşımda duran sadece bir siluetti. Onu bütün gerçekliğiyle ortaya koyan karanlık bir siluet.

Apoletleri söküp benim sıska omuzlarıma taktı. “Bu gece yüzbaşı sensin. Bu tepede şu patikayı görecek şekilde konumlanın. Aldığımız bilgiye göre bir grup düşman birliği buradan geçecek. Aralarında yıllardır peşinde olduğumuz üst düzey bir sorumlu var. Bu grup bu gece imha edilecek; sense bu gecenin kahramanı olacaksın. Onlara Türk askerinin gücünü göstereceksin” dedi kararlı ve inançlı bir ses tonuyla. Hemen ardından “Anlaşıldı mı asker?” diye sordu bağırarak. “Anlaşıldı komutanım!” dedim korkuyla.

Bir süre mola verdik. Karanlık çökünce daha iyi korunacağım bir yer aradım. Arazide bombaların açtığı bir çukura sığındım. Etrafta bu çukurlar o kadar çoktu ki, bizi bir ölüm bataklığına sürükleyen Yüzbaşı da belki onlardan birine sığınmıştı. Bana apolet ve telsizi verdikten sonra ortadan kaybolmuştu.

Yüzbaşı bizi niye seçmişti? Neden bana apoletlerini verdi? Burada ne işimiz var? Ve daha nice soru... Kim bilir bu soruları kaçıncı kez soruyordum kendime. Kafayı sıyırmak üzereydim. Ağlıyor, sonra gülüyor, sonra birden saçma sapan hareketler yapıyordum. İlaçlarımı almamıştım. Öyle ki bir an delirdiğimi sandım.

Kara bulutlar çökmüştü geceye. Önce bir ışık patladı flaş gibi, sonra kulakları sağır eden bir ses parçaladı gecenin karanlığını. Bir kaç yağmur tanesi gözüme değdiğinde içime huzur doldu birden. Kavgalarımdan sıyrılıp kendimi yağmurun kollarına bıraktım. Gözlerimi kapatıp sırt üstü uzandım çukura, mezara uzanır gibi. Niye böyle davrandığımı ben de bilmiyorum. Kefensiz bir ölü gibi mezarımda, tüm bu dünyadan soyutlamak için belki de...

Ne zamandır kapatmaya korkuyordum gözlerimi. Kapatınca onu görüyordum. Sessiz çığlıklarıyla bana bakan o savaşçı kadını... Nasıl da güzeldi bakışları. Direngen, korkusuz. Dilinde bir şarkı vardı, sessizce mırıldandığı... “Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür” diye. Kim bilir kaçıncı kez sessizce haykırıyordu. Bir merak sarmıştı beni, acaba direniş miydi onu böyle güzelleştiren yoksa o muydu direnmeyi böyle güzel kılan. Bunu bir tek direnen bilir, ben bilemem, dedim kendi kendime. Tıpkı teslimiyetteki acizliği direnenin bilmeyeceği gibi...

Evet acizdim, çaresizdim, korkaktım. Evden çıktığım gün teyzemin oğlu askerler tarafından Bagok dağlarında vurulmuştu. Cenazesi büyük bir kitle tarafından karşılanmış, defnedilmişti. Fırat en iyi arkadaşımdı. Ben öyle korkmuştum ki onu tanıyanların bile korkusuzca katıldığı cenaze törenine katılamamıştım. Oysa birlikteydik. Kendimize devrimci derdik. Marx, Lenin, Mao, sosyalist ütopya, özgür vatan hayallerimizdi. Birlikte yakalanıştık. Cunta her yerde terör estiriyordu. Her yer karanlıktı. O kuyunun dibinden aydınlığa doğru çırpınırken, ben daha karanlığa batmıştım. Kendi ağacımın kurdu olmuş onu kurutuyordum.

Sığındığım o çukur tüm yaşadıklarımı izlediğim bir yer olmuştu. Ölenler için söylenir ya; “Mezarda acı içinde izlersin tüm yaşanmışlıklarını.” İzliyor, tekrar tekrar yaşıyordum. Zamanın hükmünü yitirdiği bir yerdi o çukur. Ebediyet gibi... Sonsuz ve sessiz.

En korkutucu andır sessizlik... Yokluğu ve durgunluğu barındırırken içinde, kopacak bir fırtınayı da sessizce fısıldar. Derin bir araftır ölümle yaşam... Yaşarken ölmek, ölürken yaşama sımsıkı sarılmak gibi. Derindir sessizlik.

Çukurun içinde biriken su boğazıma kadar gelmişti neredeyse. Silahım, telsizim ve bedenimin çoğu suyun altında kalmıştı ama umurumda değildi. Belki de istediğim huzurlu bir ölümdü.

Yeniden dirilen ruhum

Yağmur ne kadar zaman yağdı ne zaman durdu, bilmiyorum. Ama gözlerimi açtığımda ışıldayan dolunayı gördüm. Işıl ışıldı lacivert gökyüzü. Bir an korktum, çünkü çukurun içi hiç yağmur yağmamış gibi kupkuruydu. Neler oluyordu bana? Tüm bunlar da neydi? Tanrı benimle eğleniyor muydu? Yoksa bunların hepsi ilacımı almamamdan mı kaynaklanmıştı, bilmiyorum. O an gözlerimi yumdum. Kendimi her şeyden soyutlamak istedim. İliklerime kadar titremeye başlamıştım. Soğuktan değil, pişmanlıktan... Gözyaşlarım yanağımdan akıyordu. O an bir el hissettim sağ yanağımda. Narin ve yumuşak bir el, gözyaşlarıma dokunuyordu. Gözlerimi açtığımda karşımda onu gördüm. Kalbim durdu sanki. Heyecandan nefes almayı bıraktım. Zihnimde sayısız soru belirdi. Neydi bu? Gerçekten bu mümkün mü? Sahiden dirilmiş olabilir mi? Olamazdı! Hayır! Bu gerçek değildi. Zihnim bana oyun oynuyordu. Sonunda delirmiştim. Ya da ölmüştüm. Aklımdan geçen bu iki ihtimaldi. Buna rağmen gözlerimi defalarca kapatıp açtım. Masum bakışlarıyla o kadın, tam karşımda duruyordu. Eliyle yanağımı şefkatle okşuyordu. Korkudan lal olmuştum. Kıpırdayacak takatim yoktu.

Göz göze durduk öyle. Bakışlarıyla bana “Korkma” der gibi. Fakat korkmamak elde miydi? Korku dolu bakışlarımla onu izliyordum. Usulca yanıma uzandı. İlk defa bu kadar yakındık. Nefes nefese...

Eliyle gökyüzünü göstererek, “Şu yıldızları görüyor musun” dedi fısıltıyla.

“Evet” dedim.

“Karanlıktan korkma, çünkü karanlığı parçalayan yıldızlar var” diye devam etti.

Gözlerimi yumdum. O sırada kulağımın dibinde fısıltıyla “Bir gün o yıldızlar gibi karanlığı parçalamak istiyorsan, onlar gibi kanatların yansa da güneşe uçmaktan korkmamalısın” dedi aynı fısıltıyla.

İçimdeki korku yerini büyük bir utanca bırakmıştı. Onlar yıldızdı. Peki ya ben? O an yerin dibine girmek, hiç doğmamış olmak istedim. Gözlerimi açıp ona baktığımdaysa kimse yoktu orada. Geldiği gibi gitmişti. Ama bana söylediklerini anlamıştım. Güneşe uçmaktan korkmayacaktım.

Bu sırada Yüzbaşı çukurun başında belirmişti. Gölgesi çukurun içini doldurmuştu.

“Kalk asker! Operasyon iptal. Peşinde olduğumuz grup yön değiştirmiş. Gün doğmadan tabura atmalıyız kendimizi” dedi, arkasını dönüp uzaklaştı.

Sessizce kalktım az önce mezar gibi gördüğüm bu çukurdan. Yeniden dirilmiş gibi dipdiriydi ruhum. Tam karşımda yürüyordu Yüzbaşı. Diğerleri ortalıkta yoktu. Yalnızdık. Ben ve o... Arkası dönüktü. O gece tüm çıplaklığıyla gözlerimin önündeydi şimdi.

“Yüzbaşı!” diye bağırdım. Dönüp baktı. İçimdeki tüm öfkeyle bastım tetiğe. Art arda üç ses yankılandı gecenin buz gibi sessizliğine. Çürük bir ağaç gibi yere yığıldı Yüzbaşı. Karanlık bir kuyunun içinde sayısız yankı patladı.

İşte kopmuştu büyük fırtına.

* İzmir 1 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevi