Dönemin Başbakan'ı Gezi'ye "savaş" açmasaydı, bugün içine yuvarlanılan kriz belki de yaşanmazdı.

O ana kadar, "askeri vesayete" karşı yürütülen mücadele yarım ayak yürüyordu. Eğer "askeri vesayete karşı mücadele" radikal bir kararla "Kürt sorununda çözümsüzlüğe karşı mücadeleyle" birleştirilseydi, yani Türkiye'de demokrasinin "temel sorununu" çözmek için adımlar da atılsaydı, Gezi'deki "ekolojik hassasiyet"ten Hükümeti sarsan bir "kriz" yaratılamazdı.

Evet, kimi Bakanlar, oğullar, kutular, kasalar bir vakıa olduğu için, her şeye rağmen "yolsuzluk ve hırsızlık" operasyonları yine olabilir ve kimileri mahpusu boylayabilirdi, ama, kesinlikle bu operasyonlar Cemaat tarafından bir "polis-yargı darbesine" dönüştürülemezdi; o zaman da Türkiye'de şimdi olduğu gibi cadı kazanları kaynatılamaz, toplum böylesine amansızca kutuplaştırılamazdı; ne Türkiye bir kaos tehdidiyle ne de AKP'nin kendisi "rövanş" korkusuyla karşı karşıya kalırdı.

Olmadı.

Hükümetin ve "dönemin" Başbakanının "fıtratı" işlerin böyle yürümesine engel oldu. Ve Türkiye işte o günden bugüne adım adım mayalanan bir krize doğru koşmaya başladı. Artık kriz "doların rekorlar kırması" somutluğunda kapımızda.

MİT Müsteşarı "skandalı" kılığına girmiş penceremizden içeriyi seyretmekte.

Türk Başbakanının "ABD ziyaretinden" ABD Dışişleri Bakanlığının "haberi yok" şeklindeki "haber" resminin köşesinden tepemizde dolanmakta.

Suud Kralının "huzurundayken" Sisi'yle burun buruna gelen Türk Cumhurbaşkanının bıyık tellerindeki titreşimlerle kulağımıza üflemekte...

Daha bin bir haliyle kriz artık hayatımızın orasından burasından bizi dürtüklemekte .

Şimdi... Durup, nefes alalım. Ve soralım:

Gezi öncesinde, "askeri vesayete karşı yürütülen mücadele Kürt sorununda çözümsüzlüğe karşı mücadeleyle birleştirilseydi" ve şimdi Dolmabahçe'de okunan "on maddelik" başlık temelinde "müzakereler" başlamış olsaydı, Türkiye nerede olurdu? Yüzde on barajı kalkmış olacağı için ve Meclis çoktan anayasal reformları yapmış olacağı için, 7 Haziran seçimleri siyasi partiler arasında uygar, sakin, neşeli bir "yarış" olarak ve sonuçları pek de merak uyandırmadan yapılır, biterdi.

Ama artık ne basit bir iki adım, ne spektaküler "açıklamalar" Türkiye'nin derdine ve AKP'nin "sorununa" çare olmaz. Şimdi her şeyi değiştirecek adım, bir defada atılacak adımdır. Reformlar, müzakereler öyle tek bir adıma sığmaz. Aylar, yıllar sürer. Oysa ne Türkiye'nin, ne Kürdistan halklarının ne Ortadoğu'daki karmaşık sorunların Türkiye özelinde "beklemeye" tahammülü kalmamıştır.

Tek ve "bitirici" bir "adım" gereklidir.

Bu "bitirici tek adım", PKK Önderinin İmralı'dan bırakılması, Kandil'de PKK Kongresine katılmasıdır.

Her şey değişir. Türkiye düze çıkar.

AKP'li mızmızlanıyor: "Apo'ya özgürlük tanırsak, oy kaybederiz, belki iktidarı kaybederiz..."

Zavallı... Her şeyi kaybedecek, hala oydan, iktidardan laf ediyor. Burnunun ucuna kadar gelen tehlikenin bile farkında değil.

İşleri "ucuzundan" kurtarmak istiyor. PKK Önderi'nin "iyi niyet beyanını" diline dolarsa, paçayı kurtaracağını sanıyor. Bu yıl Newroz'da PKK Önderi'nin yapacağı yeni açıklamanın "barışa", "çözüme", "halkların menfaatine", tüm "Ortadoğu'da kanayan yaraya" çare değil de, AKP'nin "saltanatına stepne" olacağı "umuduna" kapılmış...

Böyle olmayacak. Dün sorulan soru size her gün her dakika sorulacak:

"Eğer Öcalan şu anda Kandil'de olsaydı, siz Öcalan'la yine aynı masada oturacak ve on maddeyi müzakere edecek miydiniz?"

Bu soruya "evet" diyorsanız, neden Öcalan'ı hala İmralı'da tutuyorsunuz?

Bu soruya "hayır" diyorsanız, o zaman nasıl olur da dağdakilerin silah bırakıp ovaya inmesini ve size güvenmesini bekliyorsunuz?

Yani diyeceğim şu: Dün insanları bayram havasına sokacak, hatta memlekette muazzam bir bahar ve barış havası yaratacak olan adımlar, bugün artık yaraya derman olamaz.

Bu Newroz'un en büyük parolası: Özgür Öcalan'la on maddeyi müzakere etmektir...