“Biz özgürlüğe inananlar, ona sahip olmadan huzur bulmayız.”
Ella Baker
Geçtiğimiz günlerde AKP’li “FETÖ”cü vekillerin kendilerini kadına yönelik şiddet ile aklama arenası, CHP’nin Kılıçdaroğlu ile Binali Yıldırım’lı çaylı sohbetli direnişi, MHP’nin AKP’li vekillerden daha iyi diktatöre yaranma sahneleri HDP’nin Eşbaşkanları dahil 11 vekilinin rehin alınma hali içinde “Dikta Metni” meclisten geçti. TBMM’de tablo böyleyken Diktatör’e bir selam da Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nden (AKPM) geldi, Türkiye’deki son gelişmelerin acil gündeme alınarak tartışılması kararı Genel Kurul çoğunluğa rağmen oylamada toplamın 2/3’ü sağlanamadığı için reddedildi. Avrupa sağı AKP’den yana tutum almış AKPM bir kez daha işlenen suçlar karşısında gözlerini kapayarak suça ortağı olduğu gibi yenilerinin de önünü açmıştır.
Dolmabahçe mutabakatının Saray tarafından yok sayılması, HDP Diyarbakır seçim mitinginin bombalanması, 7 Haziran sonrası Suruç katliamı, Cizre, Sur, Nusaybin, Şırnak başta olmak üzere Kürdistan’ın direniş kalelerinin yıkılması, 10 Ekim Ankara katliamı, Kürt siyasetçilere yönelik gözaltı ve tutuklamalar, Diktatör’ün ‘Allahın lütfu’ olarak gördüğü 15 Temmuz darbe girişimi ardından OHAL ve KHK ile artan baskı ve zulüm… İşte faşist diktanın adım adım ördüğü kanlı yol… Bu kanlı yolda attığı her adımın toplumda sessizce ya da cılız bir sesle karşılanması maalesef bir sonraki adımda bizleri daha da kana boğdu. Peki adımları bu denli kanlı olan Osmanlı’da Abdülhamit, Türkiye Cumhuriyeti’nde TEK PARTİ dönemine rahmet okutan 1980’den bu yana Süleyman Demirel’den Turgut Özal’a birçok siyasetçinin rüyalarını süsleyen bu ‘Başkanlık Sistemi’ bizlere ne vaat ediyor?
* Genel seçimler 4 yıldan 5 yıla çıkarılarak Cumhurbaşkanı ve Milletvekilleri birlikte seçilecek. Cumhurbaşkanı’nın da partili olması ile partisinden kimin Milletvekili adayı olacağına da karar verecek olan Cumhurbaşkanı karşısında Meclis bağımsızlığını tümden yitirecek. Bu kadarıyla da yetinmeyerek Abdülhamit dönemindeki gibi Meclis’i süresiz feshetme hakkına sahip olabilecek. Bu sayede Cumhurbaşkanı 2 dönemlik(10 yıl) yasal süresi bitmeden Meclis’i feshedip yeniden seçime giderse iki kez sınırına takılmadan bir kez daha aday olabilecek.
* Cumhurbaşkanı Bakanların tamamını ve yardımcılarını kendisi atayacağı için Meclis’te güven oylaması yapılmasına ihtiyaç duyulmuyor. Saltanatı geri getiren şu maddede ise, Cumhurbaşkanlığı makamının geçici/sürekli boşalması halinde yenisi seçilene kadar Cumhurbaşkanı yardımcısı makamın tüm yetkilerini kullanabilecek. Atanan Bakanlar ve Yardımcılar ne halklara ne Meclis’e ne de başka bir kuruma sorumlu. Direk ve sadece Cumhurbaşkanına karşı sorumlu olacaklar.
* Konu ve süresi bakımından kısıtlı yetki ile Meclis’e verilen KHK çıkarma kararı, sınırsız yetki ile Cumhurbaşkanlığına devredilecek ve elbette yine istediği zaman OHAL çıkarma hakkı da olacak.
* Cumhurbaşkanı Meclis çoğunluğunu elde tutan bir partinin genel başkanı olursa kendi partisi istemediği sürece yargılanamayacak. İktidarı bittikten sonra da eğer Meclis’in nitelikli çoğunluğu onaylamasa yargılanmayacak. Kaldı ki meclisten yargılanması için yeterli oy çıksa dahi üyelerinin çoğunu kendi atadığı Anayasa Mahkemesi Diktatör’ü yargılar mı?
* Cumhurbaşkanı bütçeyi kendi sunacak, nasıl kullanılacağına kendi karar verecek ve bu bütçe kimse tarafından denetlenemeyecek.
Bugün fiilen yaşadıklarımız yaşayacaklarımızın teminatı olup resmen yasallaştırılmaya çalışılıyor. Yapılmak istenen frensiz ve sınırsız yetki… Sonsuz OHAL, Sınırsız KHK…
Türkiye ve Kürdistan halkları aynı çatı altında yaşayacaksa şayet ihtiyacımız olan ne var olan ne de bu yapılmak istenen dikta anayasasıdır. Var olan Anayasa’da ‘makul’ vatandaşlık tanımı Türk, Sünni, Erkek, Kemalist iken yapılmak istenenle Türk, Sünni, Erkek, Dinci… Kadınlar, Kürtler başta olmak üzere diğer etnik kimlikler, Aleviler başta olmak üzere diğer inançlar yine ‘makul’ vatandaş olarak sayılmıyor, yaşamları yaşamdan görülmüyor, Anayasal güvence içinde yer almıyor. Var olan Anayasa da yaşadığımız krizlere çözüm üretmeyen bu “Yeni Anayasa”da değil ihtiyacımız olan. Hiç kimsenin dışarıda bırakılmadan yönetime doğrudan dahil olduğu, Adem-i Merkeziyetçi, Özerk bir şekilde kendi kendini yönettiği bir yasadır ihtiyacımız olan. Sadece Türkiye değil aynı zamanda tüm Ortadoğu halklarının da barış içinde yaşamını inşa edebileceği sistem öz yönetimdir.
Yeni anayasa, başkanlık sistemi ya da rejim değişikliği ne derseniz deyin. Bugün önümüzde duran sorun partiler üstü siyasal ve toplumsal bir sorundur. Türkiye sol sosyalist demokratik ve yeni toplumsal hareketlerle Birleşmek için, aynı çatı altında örgütlü bir ‘HAYIR’ demek için var olan kemikleşmiş önyargılarımızı aşamadığımızdan kanımca geç kaldık. Ama yine de güçlü bir ‘HAYIR’ demenin başarmanın yolları var. Meclisi, kentleri, sokakları sesimizin çıktığı her yeri bize dar etmeye çalıştığı o alanları Diktatör’e dar etmek mümkündür. ‘HAYIR’ mümkündür. Siyahi insan hakları aktivisti Ella Baker’in dediği gibi, “Biz özgürlüğe inananlar, ona sahip olmadan huzur bulmayız”.