Erdoğan'ın başkanlık sistemine geçmek istediği bir sır değil. Elbette isteyebilir ve tartıştırabilir. Ama o zaman karşı görüşlerin de açıkça savunulabilmesi, tartışılması lazımdır ki halk özgürce karar verebilsin. Örneğin, merkeziyetçi, tek adama dayalı başkanlık sistemine karşı yerellere dayalı, demokratik özerklik ve özyönetimi savunmak da temel bir haktır.
İkinci konu ise tartışmalar ve değişimler halkın en geniş kesimlerinin katılımıyla kararlaştırılmalıdır. Oysa Erdoğan "Kim ne derse desin, sistem fiilen değişmiştir" diyerek bildiğini okumuş ve diktasını ilan etmiştir. Çünkü sistemi ne zaman, kimin, nasıl değiştirdiği belli değilse, ortada açık bir darbe girişimi var demektir. Zaten olan da budur. Bu durumda kan dökülmeden bu darbe başarıya ulaşamaz.
Kılıçdaroğlu'nun "Kan dökülmeden bu sistem kurulamaz" demesiyle, Erdoğan ona karşı da saldırıya geçti. Erdoğan yanlısı medya ve fedaileri ağızlarından köpükler saçarak saldırıyor. Bu durum yaşadığımız gerçeklerin üstünü örtmeyi de amaçlıyor. Aslında darbe süreci başlayalı bir seneyi geçti. Hazırlık aşamalarından sonra geçen sene atağa geçtiler. Erdoğan'ın mafya bozuntusu fedaileri "Oluk oluk kan akıtacaklarını, o kanlarla banyo yapacaklarını" açıkça ilan ettiler, halkı tehdit ettiler. O zaman darbeciler ve havuz medyası hiç itiraz etti mi?
Bütün darbeciler önce kendilerine karşı direnebilecek olanları susturur, meclisi ve partileri kapatır.
Sayın Öcalan darbe mekaniğine karşı defalarca uyarıda bulunmuştu. Dolmabahçe mutabakatının inkarı ve Öcalan üzerinde yeniden tecride başvurulması darbenin ilk adımı ve ilanı oldu. Ondan sonra da HDP'ye dört koldan saldırılar başladı. Çünkü HDP'de birleşen özgürlük güçleri darbeye karşı net tavır almışlar ve direneceklerini ilan etmişlerdi. HDP'yi baraj altında bırakabilmek ve etkisiz hale getirmek için kanlı saldırılar o günden beri aralıksız olarak sürüyor. Bütün kanlı saldırılara rağmen HDP barajı aştı ve Erdoğan'ın parlamentoda anayasayı değiştirmesi olanaksız hale geldi. Bu nedenle, darbeciler 7 Haziran seçimlerini geçersiz hale getirdi ve 1 Kasım seçimlerini düzenlediler.
Sadece HDP yöneticilerine değil, HDP'ye oy veren halka da saldırılar başladı. Suruç, Ankara, Amed katliamları yetmedi. Cizre, Şırnak, Lice, Sur, Gever başta birçok şehir yakılıp yıkıldı. Katliamlar ve sokağa çıkma yasakları hala sürüyor. AKP 1 Kasım'da çoğunluğu alıp hükümet kursa da, anayasayı değiştirecek çoğunluğu kazanamadı. Üstelik Erdoğan kendi atadığı başbakana ve AKP grubuna da güvenmiyordu. Bu nedenle sistemi fiilen değiştirmesi için savaşı daha da tırmandırması gerekiyordu:
Medyadaki bütün muhalif sesler her yöntemle susturuldu.
Özgür medyanın direnişçileri ise zindanlarla, cinayetlerle bastırılmak isteniyor.
Akademisyenler ağzını açınca işten atılıp zindanlara dolduruldu.
Sivil toplum örgütleri ağır baskılar ve saldırılar altında.
Cumhurbaşkanına hakaret davaları Türkiye ve dünya tarihinde rekorlar kırıyor. Sadece Türkiye'de değil, Almanya ve birçok ülkede insanlar Erdoğan'a hakaret davalarında yargılanıyor. Başkonsolosluklar vatandaşlara çağrı yaparak, sanal alemde Erdoğan'a hakaret edenleri ihbar etmelerini istedi. Böylesini Evren bile yapmamıştı.
Erdoğan'ın AKP'yi de zapturapt altına alması, dokunulmazlıkları kaldırarak HDP'yi tasfiye etmesi darbenin zaferi olacaktır. Mecliste yapılan alçakça linç saldırılarıyla yeni bir dönem başlamıştır. Bu durum sadece bazı kişilerin cezalandırılması değil, HDP'ye oy veren halkın da cezalandırılması, iradelerinin gasp edilmesi demektir.
HDP'lilerin dokunulmazlığını savunmak, halkın iradesini, kimliğini ve onurunu korumak demektir.
Erdoğan darbecileri DAİŞ ile elele verip çok kan döktü. Darbenin zaferi için MHP-Bahçeli ile elele daha da çok kan dökmeye hazırlanıyorlar.
Bu durumda bütün ezilenlerin darbeye karşı birleşik direnişi en kutsal ve mutlaka kazanılması gereken bir direniştir.