Türkiye Cumhuriyeti’nde tarihi boyunca hiç bir zaman demokrasi olmadı. Sorunlar demokratik yollarla çözülmedi. Bunun yerine hep tekçi devlet anlayışının bastırma-ezme-imha etme yöntemleri geçerli oldu. Eskiden buna tenkil ve tedip harekatı denirdi. 1971 ve 80 darbelerinden sonra "Anarşi ve yıkıcı-bölücü terörü kökünden kazımak" denildi. Nice katliam ve işkence ve zulüm bu nedenle yapıldı. Ama sonuçta hiç bir sorun çözülemedi.
Erdoğan ve AKP, her parti gibi iktidara gelene kadar demokrasi ve hatta ileri demokrasi, vesayete son, Avrupa Birliği, Kopenhag kriterleri, demokratik reformlar, çözüm paketleri vb. dedi. Ama sonuçta eskiyi sürdürebilmek için eskisinden daha kötü biçimde TMK, İç Güvenlik Paketi, tam yetkili özel mahkemeler, polise-askere sınırsız öldürme hakkı ve yetkisi, terör örgütü üyesi olmasa da üyesi gibi cezalandırma yasalarına, yöntemlerine sarıldı. Özellikle Rojava devriminden korkuya kapılan AKP çetesi, bu devrimi boğmak için her şeyi yaptı. "Kobanê düştü, düşecek" diye bekledi ama bu arzusu gerçekleşmeyince de paniğe kapıldı.
Erdoğan ve AKP, başlatmakla övündükleri diyalog ve müzakereye dayalı çözüm sürecini yarı yolda terk ederek yeniden tekçi, imhacı yöntemlere sarıldılar. Kendi şahsi çıkarlarını statükocuların yıkılma korkularıyla birleştirerek ayakta kalmaya ve iktidarlarını korumaya çalışıyorlar. Bu amaçla hukuk ve insanlık dışı her yola başvuruyorlar. 7 Haziran seçimleri öncesinde Dolmabahçe mutabakatının reddedilmesiyle başlayan kanlı süreç, 7 Haziran'dan sonra hiç bir sınır tanımayan bir imha harekatına dönüştü. HDP'nin barajı aşıp meclise girmesinden korkuya kapılan Erdoğan, bu gelişmeyi durdurabilmek ve devrimci muhalefeti tasfiye edebilmek için saldırıya geçti. Bu amaçla Bahçeli'den Baykal'a, Türkeş'ten Perinçek'e, Saadet Partisine kadar fiili bir faşist özel savaş cephesi kurdu. Devletin bütün gizli ve açık gerici güçlerini birleştirdi. Çöktürme Harekatı adıyla saldırıya geçtiler. Halka ve halkın direnişine sahip çıkan herkese ve her yolla saldırıyorlar. Gözümüzün önünde şehirler yakılıp yıkılıyor. Kesin ölü sayısını bilmek, cenazeleri bulmak ve teşhis etmek, gömmek olanaksız. Cenazeler yollarda kokuyor ya da paramparça olarak hafriyatla birlikte çöplüklere, nehir kenarlarına atılıyor. Halk göçertiliyor. Bütün amaçları halka diz çöktürmek. Halk her türlü zulme, saldırıya maruz kalıyor. Ama teslim olmuyor, çökertilemiyor. Halk Meclisi Eşbaşkanları Asya Yüksel ve Mehmet Tunç şahsında Cizre direnişinin can kan pahasına ortaya koyduğu gerçek budur.
Bütün zulümlere, katliamlara rağmen yapılan 2016 Newroz kutlamaları halkın diz çökmeyeceğinin göstergesi oldu. Halk 2013-14-15 Newroz kutlamalarında siyasi çözüm sürecine coşkuyla sahip çıkmış ve son ana kadar da bunu sürdürmüştü. 7 Haziran seçimlerinde HDP etrafında kenetlenen tüm ezilenler bunu bir daha gösterdi. Ama Erdoğan liderliğindeki devletin diyalog ve müzakerelere son verip acımasız bir imha savaşını dayatması 2016 Newroz'unda halkın kaya gibi direnişine çarpmıştır. Halk hem siyasi çözüme hazır olduğunu ama hem de temel haklarını elde etmedikçe asla teslim olmayacağını, her ne pahasına olursa olsun Mazlumlar gibi canı kanı pahasına Newroz ruhuyla direneceğini göstermiştir. Herkesin bundan ders alması ve gereğini yapması gerekir.
Ya İmralı sürecine kaldığı yerden devam edilip acilen sonuçlandırılacaktır ya da savaş çok daha şiddetlenecektir. Erdoğan şahsındaki devletin çözüm yoluna girmektense kaosu ve çatışmayı tercih etmesi büyük ihtimaldir. Bu nedenle CHP ve AKP içindekiler de dahil nerede savaş karşıtı bir tek kişi bile varsa acilen harekete geçmek zorundadır. Bu memleket savaş kışkırtıcısı, savaş-silah kan ve göz yaşı taciri asalak ırkçıların değil, on milyonlarca işçinin, emekçinin ve tüm ezilenlerindir. Öyleyse savaşa son verip çözüm yolunu açmak da onların direnişine, mücadelesine bağlıdır. Tarihte teslimiyetçiler, ihanetçiler değil, mücadele edenler ve direnenler kazanmıştır. Bugün de, gelecekte de öyle olacaktır.