Kapitalizm cinsiyetçilikten beslenir

Forum Haberleri —

4 Haziran 2022 Cumartesi - 09:25

Cinsiyet eşitsizliği

Cinsiyet eşitsizliği

  • Feminist kadın hareketlerinin cam tavan olarak tanımladığı dolaylı ayrımcılık, kadının varlığını hedef alır, onu tümden hiçleştirmenin en acımasız yöntemidir. 

ELİF AKGÜN ATEŞ
Ataerkil sistemin tarihsel süreç içinde bir zırh içinde şekillendirdiği Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğini mitoslar, inanç sistemleri tarafından ete kemiğe büründürüldü. Tüm erkek egemenlikli iktidarlar tarafından pekiştirilerek, günümüze kadar devamlılığı katmerli bir şekilde sürdürüldü. Böylece doğal ve değişmez bir kadermiş gibi, toplumsal kültüre dönüştürüldü.

Ataerkil toplumsal yapılanma özel ve kamusal alan olmak üzere sınıflandırılmıştır. İki ayrı alana ait iki ayrı kurallar sistemi ve iktidar odağı vardır. Kamusal alan iktidarı, gücü, despotluğu, hırsı, rekabeti kapsarken, özel alan kadının hapsedildiği aile olarak şekillendirilmiştir.

Böylece aile kadının köleliğe mahkum ediliş alanı olurken, dış dünya erkeğin hükümranlık alanı oldu. Kadın toplumsal yaşamdan tamamen uzaklaştırıldı, hiçleştirilerek kimliksizleştirildi.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan Toplumsal Cinsiyeti şöyle betimler, ’Kadın içine doğduğu ilişkiler ağının seçimleri doğrultusunda çizilen bir kaderi yaşar. Kadın olmak, doğumdan itibaren sınırları çizili bir cinsiyet kimliğini giymeyi öğrenmek ve cinsler arasında var olan hiyerarşiyi içselleştirmek demektir. Bu öğrenme süreci hayatın her alanını kuşatan, şekillendiren ve belki de ritüellerle donatan cinsiyet kimliğini öğrenme sürecidir.’

Günümüzde Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği, örtülü ve örtüsüz bir şekilde hızından hiç bir şey kaybetmeden çeşitli kılıflar altında yaşamın tüm alanlarında sürdürülmektedir.

Fransız yazar filozof ve feminist Simone de Beauvoir’e göre Toplumsal Cinsiyet, kadın ile erkek arasında toplumsal olarak belirlenmiş rolleri, tutum ve davranışları ifade eder. Toplumlarda genel kabül gören ve doğrudan yada dolaylı uygulamalarla şekillenen toplumsal kurallar tarafından en katı şekilde örülmüş toplumun hafızasına kazınmıştır.

Cinsiyet ise kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılıkları tanımlar. Cinsiyet genetik olarak belirlenir. Toplumsal Cinsiyet rolleri kültürden kültüre değişkendir. Öğrenilir öğretilir, zaman içinde değişime açıktır.

Yeryüzünde tüm toplumların adeta hücrelerine işleyen Cinsiyetçi İdeoloji, doğrudan ve dolaylı yöntemlerle kadını cendere altına almıştır. Doğrudan ayrımcılık, mevzuatla desteklenen ayrımcılıktır.

Oysa dolaylı ayrımcılık yasada olmamasına rağmen fiili yaşamda gerçekleşen ayrımcılıktır.
Dolaylı ayrımcılık halk deyimiyle bir karanlık eldir, kadının dünyasına karabasan gibi çöken. Feminist kadın hareketlerinin cam tavan olarak tanımladığı dolaylı ayrımcılık, kadının varlığını hedef alır, onu tümden hiçleştirmenin en acımasız yöntemidir. İşte Kapitalizm, Cinsiyetçi İdeolojinin mirasçısı olarak, bu sömürü sistemini daha incelikli, sinsi bir şekilde sürdürmektedir.

Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği,  uygarlık gelişiminin doruğa vurduğu kabül edilen 21. Yüzyılda dizginsiz bir şekilde sürüyor.

Sömürü ve zorbalığın hüküm sürdüğü kapitalist sistem,  sınıfsal, ulusal, cinsel sömürüyü kendi döngüsel çarkında öğütmektedir. Ayrımcılık, cinsiyetçilik, ırkçılık militarizmin mekanizmalarından beslenirken, kadınların çifte sömürüsünü katmerlendirmektedir. Dolayısıyla ezilen halkların, sınıfların kadınları bu çifte sömürü çarkının dişlileri arasında acımasızca ezilmektedir.

Kapitalizmin dizginsizce hüküm sürdüğü günümüzde, kadınlar artan bir hızla dünyanın işgücüne katılıyorlar, fakat çoğunlukla en alt kademede düşük ücret ödenen, düşük statülü işlerde çalışıyorlar. Ev dışında kadınların yaptığı işler de ev içi işlerin bir devamı olan hizmet ağırlıklı ikincil işlerdir. Kadınlar ekonomik öneme sahip olmayan ev içinde kaldıkları için, piyasa içinde etkinlik göstermeyen emeğine değer verilmemekte, işten sayılmamaktadır.

Çünkü toplumdaki sorumlulukları “kadın işi”, “erkek işi” olarak ayırmak ve kadınların işlerini değersizleştirmek, kadınların güçlenmesinin önündeki en büyük engel olmaktadır. Cinsiyete dayalı iş bölümü sonucunda kadına biçilen temel rol eş ve anne olduğu için, kadını sosyal siyasal ekonomik alanlarda savunmasız kalmaktadır.
Bugün demokrasinin beşiği olarak övünen Avrupa ülkelerinde bile kadın erkek arasındaki ücret eşitsizliği, siyasal ve toplumsal alanda varlığı, doğrudan ve dolaylı olarak acımasız şekilde devam ediyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının hazırlamış olduğu Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği raporuna göre, 2015 yılında küresel düzeyde erkeklerin işgücüne katılım oranı %72 iken, kadınların işgücüne katılım oranı %46’dır. Demokratik katılımcı ile övünen İsviçre’de kadınlar erkeklere göre yaklaşık yüzde 20 daha az kazanıyor. Türkiye’de ise, kadının işgücüne katılım oranı 2000 yılında %24,7 iken, bu oran 2017 yılında %27,7’e yükselmiştir.

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women)’nin hazırladığı 2020 raporuna göre dünya genelinde kadınların parlamentolarda ki temsiliyet oranı % 24.9 dur. Türkiye bu verilere göre dünya sıralamasında 122. Sırada yer almaktadır.

Bu tablo insanlığın eşitlikçi bir yaşama ne kadar uzak olduğunun küçük bir göstergesidir. Ancak, eşitlik özgürlük, adalet ve hakikat arayışı güçlenerek büyüyor. Sonucu tayin edecek olan bu arayış olacaktır.

Diktatör Erdoğan’ın kendisi için bir travmaya dönüşen Gezi Direnişi’ne katılanları, “sürtük” diye cinsiyetçi bir hezeyanla ötekileştirmesi, direnişin, faşizan iktidarlar için yarattığı korkuyu olanca açıklığıya ortaya koyuyor. Sonuçta cinsiyetçilikten beslenen diktatörlerin burnunu sürtecek olan, kadınların gücüyle büyüyen toplumsal direnişler olacaktır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.