Bir fotoğrafçı arkadaşım geçen ay Semporna’ya gitti. Bu adı ilk defa duymuştum, Kamboçya dolaylarındaymış. Niyeti orada yaşayan halkın arasına karışmak ve gündelik hayatlarından kareleri yakalamaktı. Binlerce fotoğrafla döndü. Niye gittin taa oralara diye sordum, kapitalizmin bulaşmadığı bir yerde insanlar nasıl yaşıyor diye merak ettim dedi. Halk su üstünde (su derken okyanusu kastediyor elbette) teneke ve bambu evlerde yaşıyormuş, çaktıkları kazıkların üzerine baraka türü evlerini kondurup, alta da bir ağ gerdiler mi gelsin balıklar, yensin, içilsin ve üreyelim arkadaşlar!! Ne mal mülk, ne para pul, ne marka, ne avm, ne sermayenin gücü, ne ordu ne din, ne devlet… 

Dünyanın bir yerinde böyle bir ülke, böyle bir halkın olduğunu öğrenince hadi toplanın Semporna’ya gidiyoruz diyesi oldum. Fantezinin de hayal etmesi güzel işte. Yoksa malum kölesi olduğumuz bu düzen yakarak, yıkarak, öldürerek, olmadı süründürerek insanlık onuruyla oynuyor ve biz mağdurlar, her ne yapıyor ya da yapamıyorsak maruz kaldığımız bu sistem üzerinden dert yanıyor söyleniyoruz ama yine, yaptığımız her türlü işe, yarattığımız her ürüne bu mazuriyetimizin gölgesi düşüyor.

Bütün bunları niye anlattım? Çok canım yanıyor da ondan! Soma’da ölen 300’ün üzerinde madencinin işverenleri ellerini kollarını sallayarak ortalarda dolaşıyor misal ve kimse ağzını açıp bir şey söylemiyor, yargı işlemiyor. Bu suç sittin senedir cezasız kalıyor ve yerin yedi kat altında madenciler boğularak ölüyor. Son haber yine Zonguldak’tan geldi. Deta Holding midir her ne haltsa oraya kayyum atanmış, nedeni şirketin FETÖ örgütüne ait olmasıymış.(Eskiden cemaatti sonradan örgüt oldu malum) İşçiler dört aydır alamadıkları maaşları, tazminatları için artık yeter deyip kendilerini madene kapattılar, hakları verilmeden kimse gelip onları almasın diye giriş yolunu da suni bir göçükle kapattılar ve açlık grevine yattılar. Devlete bırakmayalım, biz kendimiz ölmeyi biliriz dediler bir nevi. Tek tük haber sitesi hariç basın sessiz, kamuoyu tepkisiz. Şirketin sus payı olarak verdiği parayı da haklı olarak kabul etmeyip içerde öyle halsiz, takatsiz yatıyorlar, anaları-eşleri, çocukları endişeyle acıyla dışarıda bekliyor. Kimse ama kimse kılını kıpırdatmıyor. 

Ve tam bu esnada kötü bir şaka bile diyemeyeceğimiz bir şey oluyor İstanbul’un orta yerinde: 1.Dünya İnsani Zirvesi! Ben zirve diyorum siz onu zırva diye okuyun lütfen. Bir sürü yalancı, talancı toplanarak, al takke ver külah sonunda ortak bir bildiri yayınlıyor, “Çatışmalı alandaki siviller dünyanın en savunmasız ve korunmaya muhtaç kişileridir”. Zirveye ev sahipliği yapan Türkiye, o kadar da abartmayın, biz yakıp, yıkmaya öldürmeye devam edeceğiz manasında tabii ki imzayı çakmıyor. İnsanlıktan nasibini almamışların zirvesi işte bu kadar olur.

Sur’da, Nusaybin’de, Cizre’de dümdüz ettikleri evler, yaktıkları, öldürdükleri Kürtler, kıyıya vuran mültecileri ayıklayıp kalanlar üzerinden yapılan milyonluk pazarlıklar ve insanilik öyle mi? 

Katiller dünyanın her yerinde, kapitalizm, ırkçılık, milliyetçilik, faşizm her yerde. O madenciler yerin altında, o çocuklar buzdolabında, o evler, o sokaklar, dört ayaklı minareler yerle yeksan… Ne insana dair umudum var ne de herhangi bir devlete… Kısaca batsın bu dünya diye iç çekmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Yazıyı bitirdiğim sırada açlık grevinin son bulduğunu öğrendim ama öfkem dinmedi, çünkü henüz hastaneye kaldırılanların sağlık durumlarından haber yok. Kalanların da ne kadar ve hangi şartlarda yaşayacakları meçhul! Bütün bunlar yetmiyormuş gibi yine Roboskî’den katliam haberleri geliyor, fetih fetişizminin dumanı tüterken… Ben daha ne diyeyim, ne diyeyim bilmem. Siz en iyisi bir ara madencilerin hayatını, madenciliğin çıkışını ve kapitalizmin türlü çeşit ölümcül oyunlarını en iyi anlatan Ümit Kıvanç’ın bi bir buçuk yıla yayılan bir emekle yaptığı belgeseli izleyin. Başımıza gelenlerin en azından bir kısmını anlamak için. Şurda:  

http://www.riyatabirleri.net/16ton_ana.html