İki hafta önceki yazıda Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde BM’nin düzenlediği Rio+20 konferansı (20-22 Haziran) ele almıştık.
Böyle bir konferansın yapılmasındaki ihtiyaç birinci derecede insan kaynaklı iklim değişimidir. Bu değişim öylesine güçlü görülmeye başlandı ki, hiç adım atmamak birkaç on yıl içinde doğa ve insanların - özellikle de yoksul olanların - yaşamının neredeyse yok olması anlamına gelir. Örneğin, deniz seviyesinin yükselmesi sonucu Bangladeş’in güneyi ve Maldivler adaları komple su altında kalacak; Himalaya dağlarındaki buzulların erimesi sonucu Hindistan ve Çin gibi akış aşağı ülkelerde yaz aylarında tarım ciddi zarar görecek, ki ilk belirtileri yıllardır açıkça görülüyor. Ortadoğu coğrafyasına gelirsek, İran ve Kürdistan gibi ülkelerde azalan yağıştan dolayı tarımsal ve ekolojik zararlar örnek gösterilebilinir.
İklim değişimin nedenleri çok boyutludur. Kısaca kapitalizmden ve onun yarattığı kalkınma modelinden kaynaklı insanın ve doğanın sınır tanımayan sömürüsü ile özetleyebiliriz. Buna karşı dünyadaki sosyal, ekolojik ve cinsiyetçi sömürü ve bununla bir bütünen yaşamımızın yıkımını durdurmak için köklü adımlar atılması şarttır. Bu çerçevede endüstriyel ve tarımsal üretim, enerji, ulaşım, konut, kent ve tüketim modellerinde kapsamlı değişikliğe gidilmesi kaçınılmazdır. Rio+20 konferansı ise bunu görmüyor ve ‘yeşil ekonomi’ (yani ‘yeşil kapitalizm’) ile sorunları çözeceğini vurguluyor.
Bu model ile yukarıda bahsedilen gerekli köklü adımların kenarından bile geçilmemektedir. Tam tersi, büyük şirketlere BM’nin bu modelinde önemli yer veriliyor. Halbuki bu şirketler, 200 yıldır doğanın tüm unsurlarını (ormanlar, dağlar, sular, yer altı unsurları vs.) sömürenlerin başında geliyor, bunun için dünyadaki istisnasız tüm ekosistemlere el atıyorlar ve her coğrafya parçası kar uğruna işlevsel hale getiriliyor. Böylece yüz milyonlarca insanın zorla göçüne ve zaten sorunlu olan kentleşmenin artmasına neden oluyorlar; ürünlerini ihtiyaç olmamasına güçlü reklam kampanyalarıyla sattırıyorlar; gereksiz aşırı enerji ve madde tüketimine neden oluyorlar. Devletler de oluşturdukları ekonomik, sosyal ve hukuksal sistemle bunu mümkün kılıyorlar.
Eğer dünyamızı kurtarmak istiyorsak en başta mevcut kalkınma modelinden vazgeçmeliyiz. Bu çerçevede ilk başta enerji (elektrik ve ısı) ve madde (yaygın tanımı: kaynak) tüketiminde radikal düşüş gerçekleştirmeliyiz. Fosile dayalı enerji sistemini ‘yenilenebilir’ enerji türleriyle değiştirmek ilk etapta çözüm gibi görünse de yanıltıcıdır. ‘Yenilenebilir’ enerji türleri de, yaygınlaştırılması durumunda doğaya ciddi zarar veriyor (bazıları kuşkusuz daha az zarar verse de, sonuçta her enerji türü için madde ve alana ihtiyaç var). Burada asıl önemli olan enerji tüketimini, endüstriyel ülkelerde yüzde 90’ya varan miktarda düşürmek! Bu rakam hayali gelse de kaçınılmazdır. Yoksul ülkelerin çoğunda ortalama düşüşe gerek olmasa da, Türkiye gibi ‘gelişmekte olan’ devletlerde de belli düşüş şarttır.
İkinci önemli nokta ise, enerji üretimi ve dağıtımının tamamen ya da çoğunlukla yerelde ve bölgede organize edilmesidir. Bunun kamunun (demokratik yollarla seçilen yerel yönetimlerin) elinde ve şeffaf olması durumunda temel ihtiyacın giderilmesiyle sınırlı kalınacak ve insanlar kendi coğrafyasını büyük oranda yok etmeyecektir. Bu yaklaşımda - dünyada gittikçe çok sayıda insan ve hareket bu yaklaşıma ilgi gösteriyor - kâr peşinde koşan şirketlere ve merkezi devlete yer yok ve her insana aynı hak tanınacak. Kısaca buna ‘enerji demokrasisi’ de diyebiliriz.
Bunun tercümesi: Dêrsim, Hakkari, İzmir ve Artvin, Ankara’dan bağımsız şekilde enerjisini kendisi üretecek ve tüketecek. Bu modeli, ille de il boyutunda ele almak şart değil, ilçeler de tek başına bu modeli benimseyebilir.
İki hafta sonraki yazıda bu konuyu daha kapsamlı ele alacağız ve Rio+20 konferansının sonuçları üzerinde duracağız.
Kapitalizmin yeşili Rio’dan mı çıkacak? - 2