Geçen yazıda, enerji ve madde tüketiminde ciddi düşüşe ihtiyaç olduğunu, bunun fosil enerji türleri yerine ‘yenilenebilir enerji’ türlerinin geliştirilmesinden daha önemli olduğunu, enerji üretimi ve dağıtımının tamamen ya da çoğunlukla yerelde sağlanması gerektiğini vurguladık. Bunların yanında tarımda küçük köylülerin –özellikle de güneyli ve yoksul ülkelerde organik/doğal tarım yapanlar– büyük kuzeyli tarım şirketlerine karşı (en ünlüsünün adı Monsanto) korunması önemli ihtiyaçtır. Özellikle kuzeyli ülkelerdeki sübvansiyonlar, gıda ürünlerine yüksek gümrükler, genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) tekniği ve enerji bitkilerinden dolayı dünyada gıda konusunda büyük bir sıkıntı ve haksızlık sözkonusu. Bu boyut çok sayıda yoksul ülkenin gıda güvenliği açısından kritiktir. Gıda söz konusuyken, su kaynaklarının hem nicel hem nitelik açıdan korunması da hayatidir.
Maalesef tüm bunların Rio+20 konferansında ele alınmayacağı konferans öncesi AB ile Brezilya hükümeti tarafından hazırlanan sonuç deklarasyonu taslağından anlaşılıyordu. Ki öyle de oldu...
Yüzlerce STK ve sosyal hareket Rio+20 konferansı nedeniyle aylar önce karşı bir zirve örgütlemek amacıyla hazırlandılar. Brezilya, Latin Amerika ve tüm dünyadan aktivistler, Rio de Janeiro kentine akın etti. İçinde Kürtler ve Türkiyeliler de vardı. Bu alternatif zirve, neredeyse sadece 100 bin kişiyle yaptığı renkli bir yürüyüşle kamuoyunda dikkate alındı. Yürüyüşte yerli halklar, su hakkı aktivistleri, topraksız köylüler, solcu sendikacılar, ‘Favela’ diye tanımlanan gecekondu mahallelerinden insanlar, deniz seviyesinin yükselmesiyle yaşam alanları tehdit altına giren adalılar, STK temsilcileri, ekolojistler hep birlikte kapitalizmin yaşam üzerindeki yıkımını protesto edip ciddi adımların atılmasını talep etti. Bununla yetinmediler, yıllardır tartıştıkları alternatifleri de dile getirdiler: Doğanın şartsız korunması, kâra dayalı ekonomik sistemin aşılması, tüketim çılgınlığından vazgeçilmesi, savaşlara son verilmesi, cinsiyet eşitliği, yerli halklara saygı vs.
Rio’ya 100’den fazla devletin hükümet başkanı geldi, fakat çoğu zengin sanayi ülkeleri bakanlarla temsil edildiler. Bu fazla beklentinin olmadığını göstermektedir. Halbuki henüz ocak ayındaki hazırlık toplantısında kısmi olumlu sonuçlar çıkabileceği ihtimali vardı.
Ortaya çıkan sonuç ise, sadece önümüzdeki yıllarda neler yapılacağı, en başta da ‘sürdürebilir kalkınma’ amaçlı hedeflerin 2015 yılına kadar formüle edilmesi ve bunların ölçülmesi için kriterler geliştirilmesi kağıda döküldü. Ayrıca BM’nin çevre programı olan UNEP’in finans kaynaklarının arttırılması ve 2015’den sonra ilerleme/kalkınmanın sadece ekonomik başarıyla ölçülmemesi de kararlaştırıldı.
Ancak asıl olması gereken, yüksek ve somut hedeflerin kararlaştırılması, kimlerin bunları finanse etmesi ve hangi (en başta sanayi) devletlerin ne tür yükümlülüklere gireceğiydi. Ancak nafile! Sonuç deklarasyonda bazı güzel sözler bulunsa da bu belirtilenler (ısınmanın en fazla 2 derece artış ile sınırlandırılması, ormanların korunması, denizlerin aşırı ıskaçası (aşırı avlanma), petrol ve kömür sübvansiyonların kaldırılması ve tür kaybının durdurulması gibi) havada kaldı. Konferans öncesi çokça dile getirilen ‘yeşil ekonomi’ (ki bunu da önceki iki yazıda eleştirdik) de devletlerin kendi inisiyatifiyle gerçekleştirmesine bırakıldı.
Taleplerinde hiç radikal olmayan büyük uluslararası ‘çevre kuruluşları’ bile bu konferansın sonuçlarına ağır eleştirilerde bulundu. Ortada adım atma aciliyeti varken, devletler ve büyük şirketler kendi dar çıkarlarını tekrar toplumun ve doğanın ihtiyaçları üzerinde tuttular. Başka sözlerle ekosistemlerin yıkımı, iklim değişikliğin ilerlemesi, yoksulluğun yaygın kalması, özelleştirme, aşırı insan sömürüsüne devam denildi. 2009 yılında Kopenhagen’deki iklim konferansında yaşanan bir şok tekrar yaşandı, ancak kamuoyu bu defa biraz hazırlıklıydı ve devletlerin son ana kadar pazarlıkları yoktu.
Not: Rio+20 Konferansı öncesi Brezilya’nın Amazon ormanlarında Xingu nehri üzerinde planlanan Belo Monte baraj alanı yerliler tarafından işgal edildi. Belo Monte gerçekleştirilirse dünyadaki 3. büyük enerji üreten baraj olacak. Bu baraja karşı onyıllardır mücadele var. İşgal halen devam etmektedir! Ülkemizle ilişkisi ise şudur: Baraj konsorsiyumda yer alan ana şirketlerden Avusturyalı Andritz, Ilısu barajının da en önemli şirketidir! Diğer Avrupalı şirketler 2009 yılında Ilısu barajından geri çekilirken, Andritz ısrarla projede kaldı ve en üst seviyede insan ve doğa düşmanı olduğunu gösterdi.
Kapitalizmin yeşili Rio’dan mı çıkacak? -3-