Abuzittin efendi, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı diline dolamış, ipini koparmış kurbanlık deli dana gibi ortalıkta dolanıyor, “ey Esad” diyor, “sen, kendi halkını öldüren terör devletinin başı olarak, teröristsin” diye devam ediyordu.

Abuzittin’in sesi, kulaklardan beyinlere dalga dalga yankılayadursun, önceki gün “eydi” fakat, Kürt kadınları karalıydı. Kimi, kapıdan içeriye girene çerez sunma yerine, kendine bile ilgisizdi. “Belki, hasret kaldığım çıkar gelir” umuduyla çömelmiş, gözlerini ufka dikmiş bakıyor, kimileri karalar içinde, oturduğu yerde eli koynunda, divaneler gibi sallanarak kaybedilmişinin ağdını söylüyordu.
Oysa Kürtler bayramı, kendi kültürlerini de dini ritüele katıp, “Eydi” olarak kutluyorlardı. Kadim kültürleriyle zenginleştirip, çoğaltarak…
Benim bildiğim Kürdistan’ın “Serhad” bölgesinde, kadınlar, tıpkı kültürlerinin imbiğinden süzülmüş Newroz’daki gibi, “Eydi”lerin de tartışmasız “efendileri”ydiler.  
Her evin kadını, kadınları bir gün önceden, kendince kapıya geleni kabul ve ağırlama hazırlığındaydı. Kürtlerin “xanedan” dedikleri, yine kendi tabirleriyle geleni, gideni, yerde sofrası eksik olmayan ailelerin kadınları ise “eydi” geceyi, “alîye malê” denilen mutfakta ocak başında ayakta geçirerek sabahlıyorlardı.
Sabahın ilk ışıklarıyla, tan yeri bozlaştığında, “kifte pela”, “kifte kelema”, “kifte hundir” kazanlarının dip ateşleri yanı sönük, koyun eti kızartılmış, Kürtlere özgü yahni, pilav hazır edilmiş oluyordu. Güneşin ilk tirojları zerikleşip, karşı yamaçlarda dansa başladığında, iş bitiyor, kişisel hazırlık başlıyor, kadife, ışıltılı ipekli, hışırtılı kutnilere bürünüp, boyun, bilek ve kulaklarındaki takılarla göz alıcı süsleniyorlardı.
“Porsıpi”ler, “bısk”ları, genç kız ve kadınların elleri, geceden kınalı…
 Güneş ortalığı doldurduğunda, “nimejî eydîyê”ye giden erkeklerin dağılma vaktiydi. “Pel” ve kelem kıfteler lengere dizilmiş, üstüne çalkalanmış yoğurt kıvamında sarmısaklı ayran, onun üstüne kızgın tereyağı dökülmüş, “kıfte hundır”, kızarmış et, yahni, pilav “seni”lerinin yanında, halı, kilim, keçe serili zeminde yan yana dizilmiş, aile büyüğü erkeğin, “nane eydiye”ye çağrılıları bekliyordu.
 “Bayram yemeği” ritüeli, Zerdüşt kültürüyle İslamın sentezi, köklerinin kültürüyle, sonrasını bir arada yaşatılmasıydı. Kadınların hazırlığı da, yine köklerin “ana erkil” evreden kalma, “sunan efendilikleri”nin devamı…
Yemekten sonra, evler tek tek ziyaret edilmeye başladığında, kadınlar, bu kez ellerinde çerezler dolu lengerler, sini büyüklüğünde tepsilerle karşılayıcıydı, Serhad’da.
Üzüm, fındık içi karıştırılmış üzüm avuçlanarak sunuluyordu. Kimileri ek olarak elma, pestil, ceviz…
Ve, bu ikram her evin efendisi kadının cömertliği ya da tam tersi “xizanlığı”, cimriliği olarak kahkahalı espirilere konu oluyordu.
Türk devleti, yer yüzünde göründüğü günden itibaren, “Eydi”lerde de ordusunun “nezaket ziyaretleri” hiç eksik olmadı. Son geliş dalgalarında, askerlerin bir kısmı tabur tabur, ve bölük bölük üniformalıydı. Bir de “JİTEM” vardı. O, “vatansever Türk Mafyası”ından devşirme kiralık katillerle takviyeli olarak yandan saldırıyordu. Her suçlu gibi yüzünü, kimliğini gizleyip, pusuya yatarak…
Fakat, hiç biri “terör devletinin kolları geldi, ha geldi” diye bağırmıyor, “iyilik, hoşluk, birlik ve beraberlik lan” diye diye yanaşıyor, yerdeki sofrayı talandan sonra, geri kalanını tekmeliyor, sonra “mert dövüşen” yenilmezler olarak, savunmasız kadınları yerde çiğniyor, çocukları havalandırıp savuruyor, ihtiyar erkekleri döve döve oracıkta öldürüyor, gençleri bir daha geri gelmemek üzere alıp götürüyor, giderken köyleri yangın sarıyordu.
Kürtlerin suçu mu? Kürt olarak doğmak, “herhangi bir Orta Asya’dan gelip, soyumu değiştiren değil, ben benim, Kürdistanlı’yım; yani kökleri belli, bilinen Kürdüm, ben” demekti suçları.
Kürtlerin “Eydi”siydi, önceki gün. Tekmil Kürtler, televizyon ekranlarından, “son utanç icadı” olarak, aralarına örülen ve daha şimdiden utancın evrensel tarihine yerleşen duvara bakıyorlardı. İsraili, yurt gasbıyla suçlayanların, onları taklit etmelerine…
Karalar giyinmiş Kürt kadınları, devlet adına çeteleşen katillerin izlerini sürerek, evlatları, eşlerinin kemiklerini arıyorlardı, dağların eteklerinde.
Abuzittin efendi ise Suriye Devlet Başkanına dönüp, “sen vahşisin, ben insan” tertibinden, “lan terör devletinin, terörist başı, vatandaşını topluca katlediyorsun” diye dursun, Roboskî’nin tekmil kadınları karalar içindeydi.
Devletin serbest bıraktığı ticaret yolunda yürürken, 18 tanesi henüz çocuk, 34 kişiyi, iki sene önce bir araya toplanmış, iki bomba atışıyla, hepsini topluca katledilmişlerdi. Katiller devtleçe bilnen, esirgenen, Roboskîlilerin de ödediği vergiden maaş alanlardı.
Ama yüzleri insanlıktan saklı, kimlikleri Kürtler’den “meçhul” tutuluyordu.  
Afganistan, Pakistan, Arabistan, Asya, Afrika’dan kirlanmış katiller, Esad es geçilerek Kürtlere saldırtılıyor, Abuzittin de, Cuma namazı gösterisinden sonra, “Müslümanlık da bende” numaralarına yatıyor, “ey Esad, lan Esad sen teröristsin” diye çığırtkanlığa devam ediyordu.
Eydiya we pirozbe!...