- Hasret'in sazı çalınıyorsa, Metin'in şiirleri okunuyorsa, Behçet'in dizeleri yüreklere dokunuyorsa, Nesimi'nin nefesi dilden dile dolaşıyorsa bilin ki yaşamaya devam ediyorlar.
Robîn ZANA
Sivas Katliamı'nın üzerinden 33 yıl geçti. Görünen o ki; bu yıl da aynı fotoğraflar paylaşılacak, aynı cümleler kurulacak v es onuç yine değişmeyecek.
Firari sanıklar yıllarca yakalanmadı. Davalar uzadıkça uzadı ve sonunda zaman aşımı kararlarıyla adalet bir kez daha öldürüldü. Üstelik buna sevinen, "milletimize hayırlı olsun" diyebilen bir siyasi anlayış da çıktı karşımıza. İşte asıl utanç buydu. Elbette mesele sadece davalar ya da mahkeme kararları değildi. Asıl yara, toplumun içine ekilen nefret tohumlarının hiçbir zaman temizlenmemiş olmasıydı. Nefret cezalandırılmadığında sadece geçmişte kalmaz; kuşaktan kuşağa aktarılır. Madımak'ın önünde "yakın" diye bağıran zihniyet, bugün farklı cümlelerle de olsa yaşamaya devam ediyor.
Madımak gerçek anlamda bir utanç müzesi bile yapılmadı. Aleviler hâlâ eşit yurttaşlık talep ediyor. Cemevleri hâlâ ibadethane statüsü mücadelesi veriyor. Demek ki değişen sadece takvim yaprakları olmuş.
Sivas'ta sadece 33 canımız katledilmedi; bu ülkenin vicdanı da ateşe verildi. O karanlık zihniyet, Hasret Gültekin'in sazını, Metin Altıok'un şiirini, Asaf Koçak'ın düşündüren çizimlerini, Behçet Aysan'ın insan sevgisini, Muhlis Akarsu'nun dizelerindeki isyanı, Asım Bezirci'nin kalemini susturabileceğini sandı. Oysa yakmak istedikleri sadece insanlar değildi. Düşünceyi, sanatı, sorgulayan aklı ve birlikte yaşama umudunu yok etmek istediler. Karanlık, en çok düşünen insandan korkar. Madımak'ta yakılanlar bu ülkenin ozanlarıydı, şairleriydi, yazarlarıydı, karikatüristleriydi, bilim insanlarıydı. Karanlığa teslim olmayan insanlarıydı.
Bugün Sivas'ı gerçekten anmak istiyorsak sadece karanfil bırakmak yetmez. Önce o karanlığı üreten zihniyetle yüzleşmemiz ve nefreti siyasetin dili olmaktan çıkarmamız gerekiyor. En önemlisi de yeni Hasretler, yeni Asımlar, yeni Muhlisler, yeni Asaflar, yeni Nesimiler yetiştirmeliyiz. Gerçekçi olalım. Acıyı sadece yıl dönümlerine sıkıştırarak hiçbir yere varamayız. Ayrıca Alevilik inancında ölüm bir son değil, Hakk'a yürüyüştür. Can, geride bıraktığı sözüyle, sazıyla, şiiriyle ve mücadelesiyle yaşamaya devam eder. Bu yüzden Madımak'ta Hakk'a yürüyen canlarımız bizden hiç ayrılmadı. Bugün hâlâ Hasret'in sazı çalınıyorsa, Metin'in şiirleri okunuyorsa, Behçet'in dizeleri yüreklere dokunuyorsa, Nesimi'nin nefesi dilden dile dolaşıyorsa bilin ki onlar yaşamaya devam ediyor.
Bazı ışıklar söndürülemez. Onlar, karanlığın en koyu olduğu zamanlarda bile yolumuzu aydınlatmaya devam eder. Madımak'ta Hakk'a yürüyen 33 can da miraslarıyla bu ülkenin vicdanını aydınlatmayı sürdürüyor. Asıl mesele, o ışığın gösterdiği yoldan yürüyebilmek ve bir daha hiçbir insanın inancı, kimliği ya da düşüncesi nedeniyle ateşe verilmediği bir ülkeyi birlikte kurabilmektir.