• Komünü, geleceğe ait gerçekleşmesi beklenen bir ütopya ya da geçmişte kalmış romantik bir toplumsallık olarak ele alamayız.

ERCAN JAN AKTAŞ

Kapitalist sisteme itiraz temelinde şekillenen düşünce akımları, siyasal projeler, ideolojiler ve alternatif toplumsal modeller de tıpkı kapitalizmin kendisi gibi kaynaklarını toplumsal yaşamın tarihsel birikiminden alırlar. Hiçbir toplumsal sistem, kendisini bütünüyle tarihten ve insanlığın ortak deneyimlerinden bağımsız biçimde kuramaz. Buna karşın kapitalist sistemi tarihsel olarak mümkün kılan modernitenin en belirgin ideolojik dayanaklarından biri, pozitivizmle beslenen doğrusal ilerleme anlayışıdır. Bu anlayış, tarihi kesintisiz bir gelişme çizgisi olarak okuyarak insanlığın geçmişte ürettiği toplumsal örgütlenme biçimlerini, bilgi üretim tarzlarını ve kolektif yaşam deneyimlerini "geri", "ilkel" ya da "aşılmış" kategorileri içinde değerlendirerek adeta yok saydı. Bu anlamda Lewis Mumford’un "her teknik ilerleme, insani ilerleme anlamına gelmez" ifadesini, bir kez daha hatırlamakta fayda var.

Kapitalist modernite, kendi meşruiyetini inşa ederken yalnızca yeni bir ekonomik sistem kurmakla yetinmedi; aynı zamanda kendisinden önceki insanlık mirasını büyük ölçüde değersizleştiren bir tarih anlatısı da üretti. Nasıl ki hiçbir din ya da inanç sistemi, kendinden önceki inanç geleneklerinden bütünüyle kopuk biçimde ortaya çıkmamışsa hiçbir toplumsal düzen de kendisini önceleyen tarihsel birikimden bağımsız değildir. Buna rağmen kapitalist modernite, üzerine yükseldiği kolektif bilgi, ortak üretim ve komünal yaşam mirasını görünmez kılarak, kendi tarihini adeta sıfırdan başlamış bir uygarlık anlatısı şeklinde sundu.

Walter Benjamin, "Geçmiş, yalnızca geride bırakılmış bir zaman değildir; kurtarılmayı bekleyen imkânların da alanıdır" diyor. İnsanlık tarihi, yalnızca devletlerin, sermayenin ve piyasanın tarihi değildir; aynı zamanda ortak yaşamın, dayanışmanın, müştereklerin ve komünal örgütlenmelerin de tarihidir. Bu nedenle komünü, geleceğe ait gerçekleşmesi beklenen bir ütopya ya da geçmişte kalmış romantik bir toplumsallık olarak değil, insanlığın tarih boyunca farklı biçimlerde varlığını sürdüren temel örgütlenme deneyimlerinden biri olarak ele almak gerekir.

Kapitalist modernitenin ürettiği doğrusal tarih ve ilerleme anlayışı, yalnızca liberal düşünceyi değil, ona köklü bir eleştiri geliştiren klasik sosyalist geleneği de önemli ölçüde etkiledi. Özellikle Marx'ın düşünsel gelişimi incelendiğinde, gençlik dönemi metinlerinden olgunluk eserlerine uzanan süreçte tarihsel materyalizmin giderek daha sistematik bir çerçeveye kavuştuğu görülür. Bununla birlikte, sosyalizmin kendisinden önce gelişen düşünsel ve pratik birikimlerine yönelik yaklaşımında da ilerlemeci tarih anlayışının izleri görülür.

Marx ve Engels'in Komünist Manifesto ile Sosyalizm: Ütopik ve Bilimsel gibi eserlerde geliştirdikleri "ütopik sosyalizm" eleştirisi, sosyalizmin bilimsel temellerini ortaya koyma açısından önemli bir kuramsal müdahale olmakla birlikte, Henri de Saint-Simon, Charles Fourier ve Robert Owen gibi düşünürlerin ortak yaşam, kooperatif üretim, dayanışma ve komünal örgütlenmeye ilişkin zengin deneyimlerini uzun yıllar boyunca sosyalist literatürün tali bir alanına itti.

Benzer biçimde, toplumsal yaşamın içinden filizlenen anarşist, kolektivist ve özgürlükçü sosyalist geleneklerin geliştirdiği öz yönetim, gönüllü birliktelik, yerel demokrasi ve komünal örgütlenme pratikleri de merkeziyetçi sosyalist paradigmalar içerisinde çoğu zaman ikincil bir konuma indirgendi. Oysa kapitalizme yönelik eleştirilerin çeşitliliği kadar, ona karşı geliştirilen alternatiflerin tarihsel birikimi de oldukça zengindir. Murray Bookchin’in "toplum devletten önce vardı ve devletten sonra da var olacaktır" ifadesi ekseninde baktığımzda komünü anlamak, yalnızca Marksist geleneğin sınırları içinde değil; ütopyacı sosyalistlerden anarşistlere, komünalist düşünürlerden günümüz demokratik konfederalizm tartışmalarına uzanan geniş bir düşünsel süreklilik içerisinde değerlendirmeyi gerektirir.

Yüzyılın devrimci hareketlerinin büyük bölümü, Marx ve Engels'in geliştirdiği bilimsel sosyalizm paradigmasının etkisi altında şekillendi. Başta 1917 Ekim Devrimi olmak üzere sosyalist deneyimlerin önemli bir kısmı, zaman içerisinde merkeziyetçi devlet yapılarının güçlenmesi, bürokratikleşme ve toplumdan uzaklaşma gibi sorunlarla karşı karşıya kaldı. Kapitalist moderniteyi aşma iddiasıyla ortaya çıkan birçok siyasal deneyim, devlet merkezli örgütlenme biçimlerini yeniden üreterek eleştirdikleri iktidar ilişkilerinin bir bölümünü farklı biçimlerde yeniden üretti. Bu durum, yalnızca reel sosyalizmin tarihsel krizini değil, aynı zamanda pozitivist ilerleme anlayışının sosyalist düşünce üzerindeki etkisini de görünür kıldı. Türkiye ve Ortadoğu'daki sosyalist hareketlerin önemli bir bölümü de benzer kuramsal ve örgütsel sınırlarla yüzleşmek zorunda kaldı.

Tam da bu tarihsel eşikte temel soru: Sosyalizm, devleti ele geçirerek mi yoksa toplumu yeniden örgütleyerek mi inşa edilecekti? Başka bir ifadeyle, özgürlüğün öznesi devlet mi olacaktı, yoksa toplumun kendisi mi? Bu sorular, yalnızca reel sosyalizmin muhasebesini değil, aynı zamanda komün fikrinin yeniden tartışılmasını da beraberinde getirdi. Abdullah Öcalan'ın reel sosyalizm eleştirisinden hareketle geliştirdiği demokratik modernite ve komün paradigması, bu tarihsel tartışmanın en dikkat çekici kuramsal açılımlarından biri olarak ortaya çıktı.