- Güven, geçmişte yaşanan acılar inkâr edilerek değil, zaman içinde tutarlı uygulamalar, hukuki güvenceler ve demokratikleşme adımlarıyla yeniden inşa edilebilir.
ZINAR YILDIZ
Toplumsal travmaları sadece geçmişte yaşanmış büyük acıların hatırası olarak değil, toplumda kuşaklar boyu etkisini sürdüren ortak hafızalar olarak ele almak gerekir. Toplumsal travma, geçmişte kalmış bir olay değil, bugünü ve geleceği şekillendiren canlı toplumsal gerçekliktir. Kürtler açısından Cumhuriyet tarihini de içine alan yüzyılı aşkın süreçte derin travmaları ortaya çıkaran korkunç acılar yaşandı. Bu acıların sonucunda ise Kürtlerde derin bir devlet travması oluştu.
Şêx Seîd'den (öncesi de vardır tabiki ama sembol olarak o tarihi alırsak) PKK’ye kadar olan süreçte mevcut Cumhuriyet'in uygulamalarında büyük bir değişim yaşanmadı. Her direniş, bastırmayla sonuçlandı. Direniş bastırmakla yetinilmedi. Kürt, Kürt olduğuna pişman edilmeye çalışıldı. Cesetler parçalandı, hamile kadınların karınları süngülendi, çocukların kemikleri babalarına torbalar içerisinde verildi, cenazeler kaldırımların altına gömüldü, insanlar bodrumlarda diri diri yakıldı, zindanlarda insanlara dışkı yedirildi. Tüm bu uygulamalar kendi başlarına birer travma haline gelmez. Ne zaman ki bir toplumun algı biçimini değiştirir, çevreye ve kendine olan güven duygusunu ortadan kaldırır ve toplumsal hafızaya yerleşirse bir toplumsal travma haline gelir. Kürtlerde bu travmanın öznesi devlettir. Sıradan bir Türkiye vatandaşı için güvenliği sağlayan, hak ve hukuku koruyan ve vatandaşlar arasındaki adaleti gözeten devlet, bu vatandaş Kürt olunca güvensizliğin, haksızlığın, hukuksuzluğun, adaletsizliğin ve eşitsizliğin öznesi ve kaynağı haline geldi.
Travmanın sonuçları
Bu devlet travması, Kürt toplumunda bazı davranış biçimlerini tetkikledi:
* Travmanın kaynağı olarak görülen devlete karşı isyan etmek, onu ortadan kaldırmak ya da buna güç yetmiyorsa da onurlu bir direniş içinde yaşamayı tercih etmek. Bu, Kürtlerin ağırlıklı bir bölümü içerisinde uzun yıllar boyunca önemli bir siyasal refleks oldu.
* Korkup sinmek, içe kapanmak ve olabildiğince o kurumdan uzak durmak, yanaşmamak, zorunlu durumlar dışında devlet ile ilişkilenmemek. Bu da azımsanmayacak bir toplum kesimi tarafında görülen davranış biçimiydi. Kendince yeni acılara maruz kalmamak için geçmişin acılarından uzak durmayı daha makul buluyordu. İçten devleti kabul etmeyen, onunla bütünleşmeyen ama ona karşı duracak gücü de kendinde bulamayan bir toplumsal psikolojiyle ortaya çıkan davranış biçimi.
* Yaşanan acılar karşısında tamamen kırılmış ve devlet kurumunun iradesini kabul etmiş bir kesimin devlet ile bütünleşme arayışı. Kendi varlığından vazgeçip devletin mutlak hükmünü kabul ederek, salt fiziki varlığını güvence altına almış bir kesim. Kendi varlığını devletin varlığına bağlayan bu kesim, devleti en fazla sahiplenen kesimdir. Bu sahiplenişin altında derin bir korku bulunuyor. Bunu, Kürt'ün devlet ile kurduğu sağlıklı bir ilişki olarak değerlendirmek aldatıcı olur.
Üçünün reddi ve alternatif
Görünüşte birbirine zıt olan bu üç davranış biçiminin ortak noktası aynıdır. Hepsi aynı tarihsel travmanın sonuçlarıdır. Direnmek, uzak durmak ya da uyum sağlamak; birbirinden farklı siyasal tercihler olmasına rağmen aynı güvensizlik ikliminden beslenmektedir. Kürt'ün varlık mücadelesi açısından üç davranış biçiminin de gerçekçi ve uygulanabilir bir sonuç ortaya çıkarmadığı, günümüzde açık bir şekilde görülüyor.
Önder Apo, son geliştirdiği Barış ve Demokratik Toplum Süreci'yle bu üç biçimi de reddederek alternatif bir davranış biçimi sunuyor. Buna göre; amaç, ne sürekli çatışma ne de teslimiyet veya korkuya dayalı geri çekilmedir. Esas hedef, demokratik siyaset ve hukuk zemininde, özgür iradeye dayalı bir katılım ve eşit yurttaşlık anlayışı içinde devlet-toplum ilişkisini yeniden kurmaktır. Bunun mücadelesini vermektir. Önder Apo, Kürt toplumu için yeni bir mücadele biçimini ortaya koyuyor. Kapısından dahi geçerken dizleri titreyen Kürt'ü başı dik bir biçimde geçirmenin mücadelesini önümüze bir alternatif olarak koyuyor.
Önündeki psikolojik engel
Bu yaklaşımın önündeki en büyük engel ise yalnızca siyasal değil, aynı zamanda psikolojiktir. Yüzyılı aşan travmalar, insanların olayları değerlendirme biçimini, kullandıkları dili, reflekslerini ve beklentilerini şekillendirir. Toplumsal hafıza bugünden yarına değişebilecek bir şey değildir. Güven, geçmişte yaşanan acılar inkâr edilerek değil, zaman içinde tutarlı uygulamalar, hukuki güvenceler ve demokratikleşme adımlarıyla yeniden inşa edilebilir.
Bu nedenle barış süreci, yalnızca siyasal aktörlerin müzakere ettiği bir süreç olarak görülmemelidir. Aynı zamanda toplumsal hafızayı dönüştürmeyi hedefleyen uzun soluklu bir demokratikleşme ve toplumsal aydınlanma sürecidir. Geçmişin travmalarını inkâr etmeden, ancak geleceği de yalnızca geçmişin korkuları üzerine kurmadan yeni bir toplumsal ilişki biçimi geliştirmek gerekir.
Geleceğin kaderi olmasın
Gerçek barış, yalnızca çatışmanın sona ermesi değildir. Gerçek barış, devletin topluma yeniden güven vermeyi öğrenmesi ve toplumun da yaşadığı travmaları inkâr etmeden, onları aşabilecek yeni bir siyasal ve toplumsal ufku geliştirebilmesidir. Yüzyılı aşan travmalar, bir günde oluşmadığı gibi bir günde de ortadan kalkmaz. Adalet, demokratik güvenceler ve karşılıklı güvenin sabırla inşa edildiği bir süreçte, geçmişin acıları geleceğin kaderi olmaktan çıkabilir.