• Siyasi tarih, zaferin sadece parti aygıtlarını bir araya getirmekle ya da logoları uydurmakla değil, bir ivme yaratmakla elde edildiğini defalarca göstermiştir.
  • Radikal bir değişim programı ile kademeli reformlara dayalı sosyal-liberal bir strateji arasında karar veremeyen bir sol, tüm güvenilirliğini yitirme riskiyle karşı karşıya.
  • Sol, net olarak değişime yönelik yeni fikirler üretmeli ve ortaya koymalı. Bu bağlam da yeni programlar geliştirmeli ve bunları kamuoyunda açık olarak savunmalıdır.

ALİ ARAYICI

Fransa’da, 18 Nisan-2 Mayıs 2027’de 5 yıllık dönem için yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyası sürüyor. Sol kanat içinde, tek bir aday etrafında birleşmeye yönelik çeşitli çabalar var. Her seçimde olduğu gibi, bu seçim için de solun tüm kesimlerinde aynı söylem tekrarlanıyor: Kazanmak için ne pahasına olursa olsun birleşmeleri gerekiyor, ancak böyle bir birliğin niteliği veya sınırları konusunda hiçbir görüş dile getirilmiyor ve somut planlar da oluşturulmuyor.

Bu görüş, seçmen tabanlarının sadece birbirinin yerine geçebilen ve basitçe toplanabilen bloklar olduğu şeklindeki sallantılı bir birleşmeye dayanıyor. Bu strateji, radikal bir değişim vizyonu etrafında şekillendirilmiş gerçek bir program ihtiyacını göz ardı ediyor. Siyasi tarih, zaferin sadece parti aygıtlarını bir araya getirmekle ya da logoları uydurmakla değil, bir ivme yaratmakla elde edildiğini defalarca göstermiştir.

Liderlik sorunu

Böyle bir ivme, kararlı, cesur, projeler üretebilen, halkı bir araya getirebilen ve kitlelere öncülük edebilen bir liderlik gerektiriyor. Solun, bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorun, liderlik sorunudur. Dahası, solun DNA’sının özü, egemen sistemlerden kopmakta yatıyor. Bu, birçok çağdaş yorumcunun talep ettiği “kutsal” birlik adına sıklıkla bastırılan ilkeli bir radikalizm tutumudur.

Tutarsız ve hatalı analiz

Bazı siyasi çevreler, sol ittifakın potansiyel gücünü ölçmek için önceki seçimlerde siyasi kamp içindeki çeşitli hareketlerin elde ettiği oy oranlarını basitçe toplamanın yeterli olduğuna inanıyor. Daha da kötüsü, bazıları argümanlarını güvenilirliği yaygın olarak sorgulanan kamuoyu yoklamalarına dayandırıyor. Bu yaklaşım, tutarlılıktan yoksun ve hatalı bir analizdir. Örneğin; Boyun Eğmeyenler Fransa (LFI) taraftarının, bu aday birleşik solu temsil etse bile bir Sosyalist Parti (PS) adayına oy vermek istemesi pek olası değil. Bunun tersi de geçerli. Bir ittifak içindeki karşıt güçler çatıştığında ideolojik anlaşmazlıklar genellikle arka plana itiliyor. Bu durum, siyasi önerinin netliğini kaçınılmaz olarak zedeliyor.

Oysa seçmenler, ortak noktaları sınırlı olan hareketlerin oluşturduğu bir ittifaktan ziyade, net bir projeye yönelme eğiliminde. Bu doğru yaklaşım değil midir? Solun bileşenlerinin oluşturduğu Yeni Halk Cephesi (NFP) örneğinde, grubun başlıca başarısı, aşırı sağa karşı bir kalkan görevi görme gibi basit bir kavram etrafında bir ittifak kurmuş olmasıdır.

Sosyalist Parti’nin (PS), Haziran 2024’te yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde oy oranındaki artışın, Cumhurbaşkanı Macron’un izlediği liberal politikalardan hayal kırıklığına uğramış seçmenler tarafından tetiklendiği bir gerçek. Solun bileşeni Yeni Ekolojik ve Sosyal Halk Birliği (NUPES) ittifakının izlediği politikaların da bu konuda rol oynadığı söylenebilir.

foto: AFP

Solun güvenirliği

Solun bileşenlerinden Yeni Halk Cephesi’nin (NFP), Yeni Ekolojik ve Sosyal Halk Birliği’nden (NUPES) daha iyi sonuçlar elde ettiği bir gerçek. Bu sonuç, 2022 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yarattığı ivmenin bir uzantısı olarak ortaya çıktı. O dönemdeki anketlerin öngördüğü gibi, aşırı sağcı, ırkçı ve faşist Ulusal Birlik'in (RN) iktidara gelme tehdidi, seçmen katılımını yüzde 66’ya çıkardı. Bu oran, bir önceki seçime kıyasla neredeyse 20 puan daha yüksektir.

Bugünkü koşullar büyük ölçüde farklı. 2027 için siyasi seçenekler, erken seçimi tetikleyen şok ve aciliyetten çok uzak bir ortamda, en ince ayrıntısına kadar incelenmeli. Bu bağlamda, Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon ile Corrèze Milletvekili ve eski Cumhurbaşkanı François Hollande gibi, birbirinden çok farklı görüşlere sahip ve karşılıklı antipati besleyen isimler aynı bayrak altında birleşirse tutarlı ve net bir program nasıl oluşturulabilir?

2017 Cumhurbaşkanlığı seçiminde, kendi partisinin adayı Benoît Hamon yerine, Macron’u destekleyen ve PS’nin gerilemesinde rol oynayan Hollande’ın yeniden Cumhurbaşkanlığına aday olmasının uygun olup olmadığı, tartışmaya değer bir konu. Radikal bir değişim programı ile kademeli reformlara dayalı sosyal-liberal bir strateji arasında karar veremeyen bir sol, tüm güvenilirliğini yitirme riskiyle karşı karşıya. Bu durum, solun geleceği için bir tehlike oluşturuyor.

Sosyalistlerin ön seçimi

Sol kesimden bazıları için çözüm, çeşitli sol adayların bir parti koalisyonunu temsil etmek üzere yarıştığı bir ön seçim düzenlemek olabilir. Bu çözüm, söz konusu hareketler arasındaki keskin farklılıkları göz ardı ediyor. Sosyalist Parti’nin (PS), Boyun Eğmeyen Fransa’yı (LFI) desteklemesini ya da tam tersini hayal etmek imkânsız. Üstelik seçmenlerin kendisi ya da en azından çoğunluğu böyle bir düzenlemeyi kabul etmeyecektir.

PS’nin, 2017’de Cumhurbaşkanlığı seçimi için adayını belirlemek için bir ön seçim yaptığını hatırlayalım. Bu, partinin tarihinde sadece ikinci kez gerçekleşen bir olaydır. Radikal Sol Partisi’nden bir aday da dahil olmak üzere toplam 7 aday yarıştı. Parti üyeleriyle yapılan tartışmalar, ideolojik bölünmelerin analizleri ve uluslararası perspektifler, bu ön seçimlerin önemine ışık tutuyor.

Hiç kimse, 2017’deki PS’nin ön seçimleri sırasında yaşanan ihaneti unutmadı. Benoît Hamon’a karşı yarışı kaybettikten sonra, eski Başbakan Manuel Valls, kendi partisinin adayı yerine o dönemde aday olan Macron’u açıkça destekledi. O dönem PS’li Cumhurbaşkanı François Hollande aynısını yaptı. PS adayı Hamon’un kazanmasını engellemek için her türlü siyasi manevraya başvurdu.

Bu, PS’ye karşı işlenen en büyük ihanetlerin partinin kendi Cumhurbaşkanı ve Başbakanı tarafından gerçekleştirildiği anlamına geliyor. PS, bu darbeden sonra hiçbir zaman toparlanamadı.

foto: AFP

Birlik ve güç dengesi

2027'nin kendine özgü bağlamı ve çeşitli partiler arasındaki görüş farklılıklarının olduğu göz önüne alındığında, tek ve birleşik bir projenin yaşama geçirilmesi pek de gerçekçi değil. Esasen, “ne pahasına olursa olsun” birlik çağrıları, öncelikle siyasi yelpazenin o tarafında baskın bir güç olarak ortaya çıkan, “statükodan kopuşu” savunan değişim yanlısı solun karşısında; siyasi ve medya elitlerini rahatlatmaya hizmet ediyor.

Bu çağrıyı zaferin tek garantisi gibi yapmak, gerçek bir stratejiden öte, Boyun Eğmeyenler Fransa'yı (LFI) hedef almak için kullandıkları bir taktiğe benziyor. Bu slogan, özlü tartışmaları bir kenara itiyor. Seçmenleri gerçek bir seçim imkânından mahrum bırakıyor. Bazı partiler, “sol birliği”nin ötesinde gerçek bir program önermeden bu durumdan kurtulacaklarını sanıyor.

François Mitterrand’ın 1981’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini, François Hollande’ın ise 2012’deki seçimleri herhangi bir ittifak kurmadan kazandığını hatırlayalım. Buna karşılık Mitterrand, tüm solu temsil etmesine rağmen 1974 seçimlerini kaybetmişti. Gerçek bir programdan ziyade parti isimleri etrafında kurulan bir ittifak, yeni seçmenleri kazanmakta başarısız olur.

Böyle bir ittifak, seçmen tabanını genişletmek yerine sabit tutabilir. Her parti, diğerlerini rahatsız etmemek için dikkatli davranmak zorunda kalır. Bu da kendi siyasi gündemini gururla savunmasını zorlaştırır. Başarılı ittifaklar, genellikle güç dengesini kullanarak başarıya ulaştı. LFI lideri Jean-Luc Mélenchon’un, 2022’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki güçlü performansı, bir ilk olan Yeni Ekolojik ve Sosyal Halk Birliği’nin (NUPES) kurulmasını sağladı. 

Aşırı sağı yenmek

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu, herkese tutumlarını netleştirme ve her şeyden önce Fransız halkının hangi seçeneği tercih ettiğini belirleme fırsatı sunacaktır: “Statükodan kopuşu” savunan solu mu, yoksa sosyal-liberalizm mi? En ikna edici seçeneğin, ikinci turda oy patlamasından yararlanarak yeni bir ivme kazanması mümkün olacak. Tek bir aday listesi olsaydı böyle bir dinamik ortaya çıkmazdı.

Özellikle ikinci turda (tıpkı 2017 ve 2022’de olduğu gibi) aşırı sağcı, ırkçı ve faşist Ulusal Birlik (RN) partisinin fiili lideri Marine Le Pen’i ya da partinin genel başkanı ve AP üyesi Jordan Bardella’yı yenmek için seçilme şansı olan aday etrafında seçmenler arasında kendiliğinden doğal bir ittifak oluşacak. Bu adayın merkez sağdan mı yoksa soldan mı olduğu önemli değil. Amaç, aşırı sağcı, ırkçı ve faşist bir adayın cumhurbaşkanı olmasını engellemektir.

Radikal bir program

Sol, köklü bir değişime gereksinim duyuyor. Bu yaklaşım, çağımızın zorluklarıyla başa çıkmanın tek yolu gibi görünüyor. Seçmenler, gerçek bir yön değişikliği sağlamak için bu yolu benimseyecek mi, yoksa aşırı sağın nihayetinde galip gelme riskine rağmen muhafazakar statükoyla yetinmeyi mi seçecekler? Bunu, zaman gösterecektir.

Siyasi tarih, yalnızca uzlaşmaya odaklanan adaylıkların aşırı sağa veya neo-liberalizme karşı yeterli bir ivme yaratmadığını gösteriyor. Örneğin: ABD’de ve Şili’de “ılımlı” adaylar başarısız oldu. Daha sonra, bu ülkelerde aşırı sağcı ve faşist partiler iktidara geldi.

Solun, toplumsal katmanların desteğini kazanması ve onlarla bütünleşmesi için net ve kolayca anlaşılabilir radikal bir programa ihtiyacı vardır. Sol, net olarak değişime yönelik yeni fikirler üretmeli ve ortaya koymalı. Bu bağlam da yeni programlar geliştirmeli ve bunları kamuoyunda açık olarak savunmalıdır. Başka bir deyişle, solun kendini yalnızca aşırı sağcı, ırkçı ve faşist partilere karşı bir kalkan olarak konumlandırmak yerine, yoksulların, ezilenlerin ve işçi sınıfının temel ihtiyaçlarını karşılayan demokratik projeler etrafında destek toplaması kaçınılmaz. Bunu başarmak için başarılı olma şansı olmayan belirsiz uzlaşmalar yerine; kendi alanında tutarlı, sonuç getiren ve iyi yapılandırılmış somut önerilere ve gerçeklere açıkça öncelik vermelidir.