AKP, Ortadoğu politikasında (beklenen) U dönüşünü yaptı. “One minute” bitti, İsrail'le el sıkışıldı; “Yaptık yine yaparız” bitti Rusya'dan özür dilendi; “Muhatap almayız” denilen Suriye ve Mısır yönetimleriyle yeniden görüşülmeye başlandı; “IŞİD'le savaş” kabul edildi, desteklenen diğer Cihadcı-Selefi grupların “tasfiyesi” için hazırlığa geçildi (“Suriyeli sığınmacılara yurttaşlık verilmesi” bu açıdan da ele alınması gereken bir gelişme). Bu AKP-TSK koalisyonuyla gelen ikinci U dönüşü. Birinci U dönüşü iç politikadaydı: Kürt sorununda “barışçı çözüm” defteri kapatıldı, savaş yeniden başlatıldı. “Ergenekon” davası “Gülen Cemaati'nin TSK'ya karşı komplosu” olarak ilan edildi ve Ergenekon Davası'nın yerini FETÖ Davası aldı. İç ve dış politikanının temel eksenlerindeki bu U dönüşleri, AKP-TSK koalisyonunun “koalisyon programını”nü ifade ediyor. Kendisini Fethullah'ın (ABD destekli) hışmından TSK'nın kollarına atan AKP/Erdoğan, Fethullah'ın (yani ABD'nin!) iç ve dış siyasetteki “revizyon” taleplerine de teslim oldu. Bu nedenle AKP-TSK Koalisyonu'nu Erdoğan'ın Gülen'e karşı zaferi olarak değil, ABD'yle yaptığı bir “teslim anlaşması” olarak değerlendirmek daha doğru.
“Fikirleri”nin iktidarda ama kendisinin hapiste/sürgünde olduğuna bakarak Gülen'in 12 Eylül'ün MHP'sine benzer bir konumda olduğu düşünülebilir. Ama bu yalnızca görünüşteki bir benzerlik. 12 Eylül'de kontrgerillada bir iktidar değişimi yaşanmadı. Oysa 2007'den başlayarak (ABD'nin doğrudan yönettiği) Ergenekon operasyonları sürecinde Türkiye'de kontrgerillanın iktidarı ve dolayısıyla da devlet iktidarı el değiştirdi. 2012 Şubat'ında Hakan Fidan'ın savcılığa çağırılmasıyla devlet iktidarında başgösteren kriz, kontrgerillanın iktidarının ikinci kez el değiştirmesiyle sonuçlandı. AKP-TSK koalisyonu ile birlikte kontrgerillanın iktidarı el değiştirdi, TSK kontrgerillanın iktidarını Fethullah Gülen'den geri aldı. Şimdi sonuç olarak devlet vitrininin önünde “Erdoğan diktatörlüğü”, vitrinin arkasında ise Erdoğan-TSK koalisyonu var.
(Biraz daha geniş bir açıdan baktığımızda yaşananların neredeyse çeyrek asırlık bir siyasi kriz sürecinin devamı olduğunu görüyoruz. Kürt savaşı ve SSCB'nin dağılmasıyla birlikte iç yapısına yeni unsurlar eklenen Türkiye kontrgerillasının iktidarı 1990'ların başında dengesizleşti. Bu dengesizleşme 28 Şubat'ta kontrgerillanın krizine dönüştü. Kriz o günden beri kalıcı bir çözüme ulaştırılamadı. Türkiye kontrgerillasının krizinin kaynağı önemli ölçüde “dışarda”. Çünkü herşeyden önce kontrgerillanın kendisi “kökü dışarıda” bir örgüt. ABD'nin bölge politikası değiştikçe Türkiye'nin o pek havalı “devlet politikaları” krize giriyor ve bu kriz doğrudan doğruya kontrgerilla içerisine yansıyor. Kontgerillanın hepsi de ABD'ye göbeğinden bağlı fonksiyonel birimleri arasında kümeleşmeler, saflaşmalar ve çatışmalar birbirini izliyor. Mahir Çayan'ın dediği gibi “darbeler, darbeleri izliyor”. Kontrgerilla içi çatışmanın kaderini ise ABD'nin Türkiye'den beklediği dönemsel işlevler belirliyor.)
Bilindiği gibi koalisyon iktidarları iki temel uzlaşmada ifadesini bulur: Koalisyon Programı ve Koalisyon Protokolü. Program “politika”yı, Protokol ise “iktidar dağılımını” belirler. AKP-TSK koalisyonunun programının iç ve dış politikadaki eksenleri belli. Yukarıda yazdık. İktidarın dağılımını belirleyen koalisyon protokolünün en önemli maddesi ise kontrgerilla iktidarının “Gülen odaklı/Paralel” yapılanmadan alınıp TSK'ya iadesi. Türkiye'nin sömürge tipi faşizminin “kontrgerilla merkezli” yapılanması nedeniyle, genel bir kural olarak Türkiye'de kontrgerillayı belirleyen güç devlet iktidarını da belirler. Dolayısıyla Erdoğan'ın “kişisel diktatörlüğünü inşaa süreci” gibi görünen bugünkü sürecin TSK'nın kontrgerilladaki iktidarıyla çelişkili bir süreç olarak düşünmek doğru değil.
Haziran İsyanı'nın büyük dalgasının toplumsal mücadelelerin “derinine” geri çekildiği bugün, Erdoğan'ın “diktatörlük inşaası” sürecine karşı mücadelelerin pratik olarak “Erdoğan karşıtı” direnişler biçimini kazanması elbette kaçınılmaz. Ancak diktatörlüğe karşı direniş perspektifimizin “sömürge tipi faşizme karşı mücadele” anlayışıyla derinleştirilmesi gerektiği de bir o kadar açık.