Kasr-ı Şirin Antlaşması çöküyor
Şemsettin ÖZER yazdı —
- Kasr-ı Şirin Antlaşması, yüzyıllardır süren Kürt acısının sembollerinden biridir, ancak bugün bu tarihsel düzen çözülüyor. Yeni bir dönemin eşiğindeyiz.
ŞEMSETTİN ÖZER
Kürt tarihinin katliamlar, inkâr ve soykırımlarla anılmasının başlangıcı ne Medlerin çöküşüdür ne de başka bir olaydır. Bu tarihsel trajedinin en büyük kırılma noktalarından biri, 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşması’dır. Bu antlaşma, yaklaşık 400 yıldır dinmeyen Kürt acısının kurumsallaşması anlamına gelirken, egemen güçler için ise Kürtlerin parçalanması üzerinden kurulan bir tahakküm düzeninin temelidir.
Egemen rejimler, Kürtlerin kanı ve emeği üzerinde yükseldi. Bugün ise bu tarihsel düzenin çözülme sürecine girdiği görülüyor. Osmanlı ile Safevi devletleri arasında 17 Mayıs 1639'da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması, klasik anlamda bir “barış” değildir. Egemen güçler tarih boyunca işgali, katliamı ve demografik değişimi “barış” olarak adlandırdı. Bu antlaşma da Kürt coğrafyasının bölünmesini ve Kürtlerin siyasal özne olmaktan çıkarılmasını hedefleyen bir paylaşım anlaşmasıdır.
Kürtlerin hatalarından biri
Kürtlerin tarihsel olarak en büyük hatalarından biri, Malazgirt Savaşı’nda Alparslan’ı kurtarmaları ve kapılarını ardına kadar Selçuklulara açmaları oldu. Kürt işgalinin tarihteki başlangıcı sayılabilecek bu olay, Kürtlerin trajedisi olurken; bugün aynı plan Ortadoğu’da Kürtler için bir fırsat doğurmasına rağmen yine Kürtleri bir taraf seçmeye zorluyor. Kimi sözde Kürt milliyetçiliği bu tehlikeyi görmeyerek Özgürlük Hareketi'nin 'Üçüncü Yol'unu eleştirmekte; bu da Kürtlerin yeniden soykırıma tabi tutulmasına zemin aralamaktan başka bir şey değildir. Rojava’da bunu yaşadık. Bu açıdan tarihi okumak önemlidir.
Tarihi kırılmalardan biri
Kürdistan tarihinin diğer kırılma noktalarından biri de Çaldıran Savaşı’dır. Kürtlerin desteğiyle Safevileri yenen Osmanlı, bölgesel hâkimiyetini güçlendirirken, bu süreç aynı zamanda Kürtlerin tarihsel olarak parçalanmasının da önünü açtı. Kürtlerin bu süreçte oynadığı rol, resmi tarih yazımında sistematik biçimde yok sayıldı.
Yakın tarihte de benzer bir durum yaşandı. Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Kürtler önemli bir toplumsal güç olmasına rağmen devletin kurumsallaşmasının ardından inkâr ve imha politikaları devreye sokuldu. Tarihsel deneyim göstermiştir ki, Kürtleri yok sayan hiçbir siyasal yapı kalıcı olamadı.
Değişmeyeni değiştirirler
Bugün Ortadoğu’da birçok rejim çözülürken, Türkiye’nin hâlâ eski güvenlikçi reflekslerle hareket etmesi dikkat çekicidir. Kendini Osmanlı’nın bakiyesi olarak gören bir yaklaşım, tarihsel gerçekliği kavramakta yetersizdir. Türkiye, hâlâ İran, Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunma politikasını sürdürüyor. Bu yaklaşımın temelinde “Kürdistan olmasın” düşüncesi yatıyor, ancak mevcut gelişmeler, bu politikanın sürdürülebilir olmadığını gösteriyor.
Kürt toplumu, dört parçada yürüttüğü mücadeleyle hem ulusal bilinç hem de siyasal örgütlenme açısından tarihsel bir eşiğe ulaştı. Bu durum yalnızca bir direniş değil, aynı zamanda kolektif bir uyanıştır. Buna rağmen Türkiye’nin inkâr ve asimilasyon politikalarını sürdürmesi, sadece Kürtleri değil, ülkedeki tüm toplumsal kesimleri dışlayan bir siyasal aklın ürünüdür.
Müdahaleye açık rejimler
Ortadoğu’daki dış müdahalelerin temelinde yalnızca küresel güçler değil, tekçi, dinci ve milliyetçi katı rejimler de bulunuyor. Bu yapılar, demokrasi karşıtı nitelikleriyle ömürlerini uzatmaya çalışırken içeride çürümeye neden olup dış müdahaleye açık hâle geliyor. İran örneği bu açıdan çarpıcıdır. Eğer İran rejimi, iç dinamiklerle demokratik bir uzlaşı geliştirseydi ve bölgesel çatışmaları besleyen politikalar izlemeseydi, bugün yaşadığı krizleri bu ölçüde derin yaşamayabilirdi.
Türkiye'nin iki seçeneği
Bugün Türkiye’nin önünde iki temel seçenek bulunuyor:
* Kürt halkını siyasal bir özne olarak tanımak, her parçada Kürtlerin mücadelesini desteklemek; demokratik bir dönüşüm sürecine girmek ve toplumsal barışı inşa etmek. Bu yol, yalnızca Kürtler için değil, tüm Türkiye toplumu için kazançlı olacaktır.
* İnkâr politikalarını sürdürmek ve “Kürtler özgür olmasın da ne olursa olsun” anlayışında ısrar etmek. Bu yol ise Türkiye’yi daha derin felaketlere sürükleyebilir.
Sol çevrelerin ezberleri
Sol çevrelerde sıkça dile getirilen “Ortadoğu’yu bu hale emperyalizm getirdi” tezi kısmen doğru olsa da şu soru da kaçınılmazdır: Eğer demokratik bir iç yapı kuramıyorsan dış müdahaleye de zemin hazırlıyorsun. Ortadoğu’nun çıkmazı ve solun yanılgısı tam da burasıdır. İşin kolayına kaçarak kendini düzeltmek yerine suçu emperyalizme atmak, tabiri caizse lafügüzaftan başka bir şey değildir. Solun yanılgı-yenilgi ve Ortadoğu yönetimlerinin körlük diyalektiği, bugün İran’ın panoramasıdır ya da bir başka ifadeyle özetidir.
Türk devlet yönetim aklı, bu tarihsel süreçleri okumadığı için tüm diplomasiden ekonomi ticaretine kadar Kürt karşıtı olarak yürüyor.
Eski düzende ısrarın faturası
Kasr-ı Şirin Antlaşması, yüzyıllardır süren Kürt acısının sembollerinden biri olmuştur. Ancak bugün bu tarihsel düzen çözülmektedir. Yeni bir dönemin eşiğinde ya demokratik dönüşüm gerçekleşecek ya da eski inkâr düzeninde ısrar, kendi çöküşünü derinleştirecektir.
Türk devleti, şu an “Kürdistan kurulacak” diye paniktedir. Oysa kurulacak bir Kürdistan ya da herhangi bir statü, Türkiye’nin zararına değil, faydasına olacaktır. Ne yazık ki Türkiye, tercihini radikal Sünni İslamcı çizgiden yana koyarak toplumu felakete sürüklüyor. Dolayısıyla Türk devlet mantığı, Kürtlerin mevcut gelişen dengelerden yenilgiyle çıkacağını düşünüyorsa yanılıyor. Kürtler, Kasr-ı Şirin’den bu yana kesintisiz mücadele veren bir deneyime sahiptir. Türk devletinin komşularının başına gelenlerden ders çıkarıp çıkarmayacağı belirsizdir, çünkü mevcut yaklaşımın temelinde Kürt karşıtlığı var. Evet, Türk devleti Marks’ın tabiriyle yanlış hesap yaparsa “kendi mezar kazıcısı” olabilir.
