Devlet aklı ve halimiz

Şemsettin ÖZER yazdı —

  • Türkiye’de kutsallaştırılmış Kemalizmin ideolojik kodları ile AKP’nin selefist anlayışının birleşimi, demokrasinin ve özgürlüklerin kendi zıddına dönüştüğü bir yapı ortaya çıkarıyor.
  • Türk devlet aklı ve AKP, Kürtlerden devlete ‘sadakatlerini’ kanıtlamalarını bekliyor. Bu yaklaşım, yalnızca silah bırakmayı değil, Rojava ve Rojhilat'ta da teslimiyeti içeriyor.

 

Ortadoğu’nun tarihi, her şeye rağmen dönüm noktaları ve gerçekleşmemiş olasılıklarla doludur. Bu olasılıklar, demokrasi ve özgürlüklerin gelişimine değil, aksine mevcut köleci düzenin ve onun hukukunun sürekliliğine işaret eder. Bu olasılıkların gerçekleşmesini engelleyen dinamikler de tam olarak bu sürekliliği besleyen yapılardır, çünkü Ortadoğu’da mevcut düzenin kendi zıddına dönüşmesini mümkün kılacak tarihsel ve toplumsal gelişmelerin ortaya çıkması son derece sınırlıdır.

Ortadoğu rejimleri, dünya sistemlerinin dışında, hiçbir demokrasi normuna uymayan; baba-oğul figürünün hâkim olduğu ve bu nedenle özgürlüklerin, özellikle de kadın haklarının en temel biçimlerinin dahi bulunmadığı kendine özgü diktatörlükler üretti. Bu rejimlerin anayasaları ve kurumları, şeriat kanunları ile Hammurabi yasalarının güncelliğini koruyarak ömürlerini uzatıyor. Bu durumun başında Arap-Şii dünyası ve Türkiye devletinin halklar üzerindeki militarist anlayışı geliyor.

Batı’da demokratik gelişim

Modern devletler (Batı), sosyal istikrarın ve özgürce bir arada yaşamanın yolunu demokratik yasalar geliştirerek bulup sosyal devlet düzeyine ulaştı. Kurumların etkin çalışabilmesi için normatif ve örgütsel özerklik (yerel yönetimler) modelleri geliştirildi. Bu sayede her kurum kendi özgün yapısı içinde daha uzun ömürlü olurken, bireyden topluma kadar herkesin sorumluluk hissettiği bir kültür oluştu. Böylece toplum, özgürce birlikte yaşama imkânı buldu. Bu kültür geliştikçe devlet de keyfi davranamaz; hatta Batı’da bir çöp konteynerının yerinin değiştirilmesi için bile yerel halkın onayı alınır. Bu kültürü geliştirecek olanlar, elbette özgürlük adına hareket eden kurumlar, kişiler ve siyasilerdir.

Türkiye’de demokratik yetersizlik

Peki, kendini Batılılaşma ile tanımlayan Türkiye devleti nasıldır? Türkiye Cumhuriyeti, Batı’yı taklit etse de demokratik adaptasyon açısından ithal edilen normlar ile yerel gerçeklikler arasında sağlıklı bir karşılaşma yaratamayacak kadar yüzeysel kaldı. Taklit düzeyinde dahi demokratikleşmeden uzak, militarist bir anlayış hâkimdir. Ortadoğu diktatörlükleri, Hammurabi yasalarına dayanan ezeli ve ebedi bir iktidar anlayışını sürdürüp gücünü kutsal bir kaynaktan aldığını topluma empoze ederken; Türkiye’de kutsallaştırılmış Kemalizmin ideolojik kodları ile AKP’nin selefist anlayışının birleşimi, demokrasinin ve özgürlüklerin kendi zıddına dönüştüğü bir yapı ortaya çıkarıyor. Bu durumda toplum, mevcut olanla yetinmek zorunda kalıyor, en fazla acıyı çekenler Kürtler ve kadınlar oluyor.

Demokrasi mücadelesinin sınırları

Ortadoğu’nun Kürtlere karşı birleşmesi, Batı tarafından da açık ya da örtük biçimde destekleniyor, çünkü Ortadoğu’daki diktatörlükler, kapitalist sistem için adeta bir “velinimet” kaynak işlevi görüyor. Demokrasi geliştikçe bu rant alanları daralacaktır. Bu nedenle Kürtlerin mücadelesi daha da zorlaşıyor. Demokrasi ve özgürce birlikte yaşamak, Kürt Özgürlük Hareketi'nin temel felsefesidir, ancak şu da açıktır ki; Mahir Atakan’ın dediği gibi “Biz herkesi kurtaramayız” sözüyle ifade edildiği üzere, her topluma dışarıdan demokrasi taşımak mümkün değildir. Mevcut Ortadoğu sistemleri, demokratik koşulların gelişmesine imkân tanıyacak bir kültürel zemin bırakmadı. Bu durumun en somut örneği, Rojava’da yaşandı. Türkiye’de en demokratik anayasa dahi yapılsa konjonktür değiştiğinde militarizmin yeniden iktidara gelme ihtimali her zaman vardır.

Bu bağlamda Kürt siyasi hareketinin parlamentoya aşırı bel bağlaması, gerçekliği zayıflatıyor. Parlamenter sistem, ancak demokrasi kültürünün gelişmiş olduğu toplumlarda güvenilir olabilir. Bu bir hakikattir, ancak bu hakikat, Kürtler arasında bölünmeler yaratan ve Kürt halkının mücadelesi üzerinden güç devşiren yapılar için geçerli değildir. Gerçek güvence parlamenter sistem değil, Kürtlerin siyasi, askeri, ekonomik ve diplomatik kurumlarının uluslararası normlara uygun biçimde tanınmasıdır.

Entegrasyon ve devlet aklı

Türk devlet aklı, her şeyi kendi perspektifine göre yorumladığı için Kürtlere güven vermiyor. AKP’nin entegrasyon anlayışı da bu çerçevededir; Kürtlerden devlete sadakatlerini kanıtlamalarını bekliyor. Bu yaklaşım, yalnızca silah bırakmayı değil, Rojava ve Rojhilat gibi alanlarda da teslimiyeti içeriyor. Halbuki entegrasyon, "Birlikte yaşanılacak ulus devletlerle bağı ifade ettiğinden önemlidir. Kürdistan ile doğrudan ilgili olan dört ulus devlet bulunmaktadır. Dört devletle demokratik entegrasyona dayalı bir yaklaşımla bütünleştireceğiz. Kelime olarak ‘bütünleşme, birleşme, farklı birimlerin birlik ilişkisi’ anlamına gelen entegrasyon, demokratik toplumun ulus-devletle demokratik birliğini ifade eder.”

Kürt birliği ve temsilciler

Bu çerçevede Kürtlerin demokratik konfederalizm temelinde birlik geliştirmesi, bu paradigmanın hayata geçirilmesi açısından önemlidir. Bu süreci hayata geçirecek olanlar, Kürt siyasi partileri, sivil toplum yapıları, basın, aydınlar ve sanatçılardır; kısacası toplumun tüm kesimleridir. Bu anlamda Kürt belediyeleri, birer komün alanına dönüştükçe ve halkla birlikte üretim gerçekleştirdikçe, demokrasi kültürü de gelişecek; kazanımlar hem hızla büyüyecek hem de toplum kendi kurumlarına sahip çıkacaktır. Ancak Ortadoğu kültürünün etkisi ve masa başında devrim anlayışı, devrimi yalnızca söylem ve parlamenter faaliyetle sınırlı görme eğilimi yaratıyor. Oysa tarihsel deneyimler göstermektedir ki; parlamenterizm ne devrimcidir ne de radikal dönüşüm üretir; aksine liberal ve popülist rekabetin alanıdır. Bu durum, Kürt siyasi hareketinde de son dönemde kendini gösteriyor. Bu anlayışla birlikte Bakurê Kurdistan halkı giderek yaşananlara karşı ya sessiz ya da duyarsız bir duruma getiriliyor. Oysa Bakurê Kurdistan halkı eskiden daha dinamik ve duyarlıydı. Son dönemde Rojhilat’ta yaşananlara karşı neredeyse hiç ses çıkarılmadı ve Rojhilat unutuldu. Bu konuda toplum temsilcilerinin pasif duruşu da topluma yansıyor.

Başkası gelip uygulamayacak

Bu bağlamda birey öne çıkarıldıkça, Kürtlerin minimal talepleri olan ana dilde eğitim ve binlerce siyasi tutsak meselesi geri plana itilip unutuluyor. Sanki başkası gelip paradigmayı hayata geçirecekmiş gibi bir beklenti oluştu. Ne var ki paradigmayı uygulayacak nitelikli, fedakâr ve Apocu ruh şarttır. Legalizm anlayışı, paradigmayı tıpkı Kur’an'ı okumadan ve uygulamadan Müslüman olmak gibi ele alıyor. Oysa esas olan, gereklerini hayata geçirmektir. Paradigmaya uygun çalışmayan ve sorumluluk almayan, doğal olarak dışarıda kalır. Oysa paradigmayı hayatın her alanında hayata geçirmekten birinci derecede sorumlu olanlar, yerel yönetimler ve seçilmiş temsilcilerdir. Ne yazık ki son kertede Kürt partileri içinde popülizmin öne çıktığı belirgin biçimde gözlemleniyor. Bu durum, sosyal demokrat ya da yorgun demokrat anlayışların dışa yansımasından başka bir şey değildir. Bu anlayıştan kurtulmak ve paradigmayı devrimci bir pratikle hayata geçirme zamanıdır; onu her evde ve her mahallede, özgün koşullara uygun biçimde uygulamak gerekir. Paradigmayı pratikleştirmeyenler, zamanın dışında kalacaktır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.