Körlük ve çöküş diyalektiği
Şemsettin ÖZER yazdı —
- İktidar, kendisini çoğu zaman sorgulanamaz ve yenilmez bir güç olarak konumlandırıyor. Oysa kendini yenilmez gören her güç, kaçınılmaz olarak çürümeye mahkumdur.
ŞEMSETTİN ÖZER
İktidarlar, kuşkusuz nezaketin ve terbiyenin egemen olduğu alanlar değildir. Eğer öyle olsaydı, en yıkılmış harabelerde bile insanlığın mozaiği yeniden filizlenebilirdi. Oysa iktidar, çoğu zaman savaşla beslenir; varlığını çatışma, tahakküm ve süreklileşmiş krizler üzerinden sürdürür.
Bir dönem Kürtlerin acıları üzerine gülümseyerek birbirine sarılanlar, bugün birbirlerinin cenazelerini uzaktan izlerken dahi aynı akıbetin kendilerini de bulabileceğini düşünmüyor. İktidar, insanın görme yetisini yalnızca fiziksel değil, ahlaki ve zihinsel olarak da köreltir. Bugün Ortadoğu’nun yaşadığı gerçeklik tam da budur.
İktidarın yapısal krizi
Ortadoğu’nun erkek egemen ve dinci ideolojilerle örülmüş iktidar yapıları, toplumları yoksulluk ve cehalet içinde tutarak kendi güçlerini tahkim etmiştir. Bu tahakküm biçimi zamanla yalnızca bir yönetim tarzı olmaktan çıkıp gücün kendisine duyulan bağımlılığa, hatta bir tür iktidar sarhoşluğuna dönüştü. Bu iktidarların toplumsal dayanaklarına bakıldığında, çoğunlukla ağır çalışma koşullarında yaşayan, yoksulluk sınırında varlığını sürdüren geniş kitlelerin bu düzeni taşıdığı görülüyor. Bu yapının ideolojik omurgasını ise büyük ölçüde siyasal İslam ve Molla rejiminin başını çektiği Şialık oluşturuyor. Bu iktidarlar, bir yandan derin bir yozlaşma yaşarken diğer yandan toplumsal baskıyı artırarak hukuki ve ahlaki sınırları aşan bir yönetim pratiği geliştirdi. Üstelik bu durum tarihsel bir süreklilik arz ediyor.
Mezopotamya’nın kadim iktidar geleneklerinden modern otoriter rejimlere kadar uzanan çizgide benzer bir zihniyetin izleri sürülebilir. Akad Kralı Sargon’dan Babil Kralı Hammurabi’ye; oradan Saddam Hüseyin, Beşar Esad ve İran’daki mollalar rejimine kadar uzanan bu süreklilik, iktidarın kendisini çoğu zaman sorgulanamaz ve yenilmez bir güç olarak konumlandırdığını gösteriyor. Oysa kendini yenilmez gören her güç, kaçınılmaz olarak çürümeye mahkûmdur.
Kürtler üzerinden kurulan strateji
İran’daki mollalar rejimi, içsel çürümenin yanı sıra dış müdahalelerin etkisiyle çözülme sürecine girmiş görünüyor. Bu “korku imparatorluğu”, son evresinde bölgesel savaşları genişleterek varlığını sürdürmeye çalışıyor. İran’ın tarihsel olarak uyguladığı “Acem siyaseti” ile Osmanlı’nın entrikacı politikalarının kesiştiği her dönemde, bu durum en ağır biçimde Kürtler açısından sonuçlar doğurdu. Bugün de benzer bir tarihsel döngü yeniden üretiliyor. İçinden geçtiğimiz bu karanlık çağda, Kürt karşıtı politikaların başını çeken aktörler, özellikle yorgun ve kırılgan durumda olan İran Kürtlerini hedef alarak bölgesel gerilimleri tırmandırmak istiyor.
Bu stratejinin temelinde, Kürtleri doğrudan ya da dolaylı biçimde çatışma ortamına çekmek, böylece hem dikkatleri başka yönlere kaydırmak hem de kendi üzerindeki savaşın yükünü hafifletmek amacı yatıyor. Bu türden bir çatışma dinamiği yalnızca İran’ın değil, aynı zamanda Suriye, Irak ve Türkiye gibi bölgesel aktörlerin de çeşitli açılardan işine geliyor. Dolayısıyla, Ortadoğu’da demokrasinin gelişmesini engellemek ve Kürtlerin birlik ile statü sahibi olmasının önüne geçmek isteyen bu güçler, Kürtleri sistematik biçimde hedef haline getiriyor.
Bu çerçevede yürütülen temel entrika, yalnızca Kürt-Acem ve Azeri gerilimlerini körüklemekle sınırlı değildir. Aynı zamanda, yeniden Şii-Sünni çatışmasını canlandırarak çok katmanlı bir kriz ortamı yaratma çabası söz konusudur. Bu çok boyutlu çatışma stratejisinin merkezine ise özellikle Kürt coğrafyasının yerleştirilmek istendiği açıkça görülüyor. Zaten pêşmergelere saldırı, Federe Kürdistan Başkanı Nêçîrvan Barzanî'nin evine yapılan suikast, işin merkezinde Kürtler olduğunu açıklıyor. Bu saldırının iki nedeni vardır;
* Molla rejimini kurtarmak,
* Kürtlerin yakalamış olduğu birlik momentini engelemek.
Birliğin neden zorunlu olduğu
Kürt siyasal hareketleri, bunun yalnızca İran’a özgü bir durum olmadığını; aksine bölgesel iktidar aklının ortak refleksi olduğunu açıkça görüyor. Bu geniş coğrafyanın yapısal karakteri, önemli bir gerçeği ortaya koyar: Çöküşten kurtulmak isteyen otoriter iktidarlar, potansiyel olarak aydınlanma ve dönüşüm gücü taşıyan toplumsal dinamikleri hedef alır. Kürtlerin tarihsel deneyimi de bu bağlamda anlam kazanmaktadır. Kürt Halk Önderi'nin “Orta Çağ’da Kürt toplumu, çevresindeki Arap, Fars ve Türk iktidar elitlerinden farklı olarak güçlü ve merkezi bir siyasal yapı kuramamıştır. Ne birleşik bir krallıkla sorunlarını çözebilmiş ne de kapalı kabile yapıları içinde kalıcı bir denge sağlayabilmiştir. Bu tarihsel kırılma, Kürt toplumunu zamanla mezhepçi ve tarikat temelli yapılara yöneltmiş; Zerdüştlük ise giderek zayıflamıştır” tespiti hatırlanmalı. Egemen güçler, Kürtlerin bu durumundan faydalanarak her zaman bir denek taşı olarak kullandı. Bu gerçeklik, aynı zamanda Kürtlerin tarihsel gerileyişinde önemli bir eşik oluşturdu. Kürt Halk Önderi, bu nedenle sürekli Kürt birliğinden ve kongreden söz ederek, gelişen tehlikeye karşı Kürt birliğinin zorunlu olduğunu tespit ediyor.
'Kardeşlik' söylemi
Siyasal İslamcı rejimler ve sömürgeci devletler, Kürtler üzerinde sürekli bir baskı mekanizması kurdu. Bu baskı, kriz dönemlerinde daha görünür hâle gelirken; söylem düzeyinde “kardeşlik” vurgusu hiçbir zaman eksik olmadı. Tarihsel deneyimler, bu söylemlerin inandırıcılığını büyük ölçüde aşındırdı. Bu yapıların en temel korkusu, Kürtlerin birlik ve aydınlanma sürecidir. Bu nedenle Kürtleri yeniden karanlığa çekmek, parçalamak ve mevcut koşullara razı etmek için farklı stratejiler geliştirildi. Bu politikaların önemli aktörlerinden biri de Türk devletidir.
Kürtlerin yaklaştığı eşik
İnsan çoğu zaman görmek istediğini görür; önemli bulduğunu ise hafızasına kaydeder ya da kültürel aktarım yoluyla sonraki kuşaklara taşır. Kürt toplumu açısından, dört farklı güç odağıyla çevrili bir coğrafyada yaşama deneyimi, kolektif hafızada derin izler bıraktı. Bu nedenle Kürtler, politik adımlarını çoğu zaman tarihsel deneyimlerinden süzülen bir bilinçle ve temkinli biçimde atıyor. Bugün gelinen noktada Kürtler, yalnızca acı üzerinden var olmayı reddeden; ulusal bilinci gelişmiş ve aydınlanma sürecine yönelmiş bir toplumsal aşamaya yaklaşıyor. Her toplum, yaşadığı travmaları bilinç düzeyine dönüştürebildiği ölçüde demokratik bir refaha ulaşabilir. Kürtler de bu tarihsel eşiğe yaklaşıyor.
Hegemonik güçler ise Kürtleri manipüle ederek anlamsız savaşların içine çekmeyi; böylece hem parçalanmalarını sağlamayı hem de yeniden kitlesel göçlere zorlamayı istiyor. Bu nedenle Kürt siyasal aktörleri, uluslararası açık güvenceler olmadan savaşların parçası olmamaya daha temkinli yaklaşıyor, çünkü bunun acı demeyimini yakın tarihte Rojava’da yaşadı ve bu tehlike her zaman tetiktedir.
Egemenlerin tahammülsüzlüğü
Kürtlerin aydınlanma süreci, yalnızca iç dinamiklere bağlı değildir; aynı zamanda Ortadoğu’nun genel demokratikleşme ve dönüşüm süreciyle doğrudan bağlantılıdır. Bu durum, bölgedeki iktidar odaklı devletlerin Kürtlere yönelik baskı politikalarını daha da sertleştirmesine yol açıyor.
İran’ın Kürt güçlerine yönelik saldırıları, Kürtleri zamansız bir savaşın içine çekerek birlik süreçlerini zayıflatmayı hedefliyor. Oysa Kürtler, tarihsel bir birlik momentine her zamankinden daha yakındır. Bu birlik arayışına yönelik tahammülsüzlük, özellikle görkemli Newroz kutlamalarında daha görünür hâle geliyor. Newroz sırasında verilen birlik mesajları ve sonrasında artan baskılar ve tutuklamalar, bu tahammülsüzlüğün somut göstergeleri olarak okunabilir.
Tarihsel tekerrür riski
Türk devleti, çevresinde çöken rejimlerden yeterli dersleri çıkarmamış görünüyor. Geçmişte Rojava Kürtlerine karşı kurulan ittifaklar, değişen bölgesel dengelerle birlikte etkisini yitirirken; demokratikleşme yönünde atılmayan adımlar dikkat çekiyor. 'Terörsüz Türkiye' söylemi terk edilmedikçe ve gelişmeler demokratikleşme ile desteklenmedikçe tarihsel olarak benzer hataları yapan yönetimlerin akıbetini tekrar etme riski taşıyor. Nitekim Enver, Talat ve Cemal Paşalar da I. Dünya Savaşı'nın yarattığı konjonktürel gerçeklikleri doğru okuyamayıp imparatorluğun çöküşünü hızlandırdı. Türk devleti, şu an aynı akıbeti yaşamak istemiyorsa Kürtlerle amasız/fakatsız, ayrım yapmadan demokratik ve özgür birlik ruhuyla hareket etmek zorundadır ama Talat'a heveslenen Hakan Fidan aklıyla hareket ederse tarihe karışacaktır.
