AKP’nin kibri, süreci muğlaklaştırıyor
Şemsettin ÖZER yazdı —
- “Türk üstünlüğü” bir tahakküm aracına dönüşürken, siyasal İslam ve Vehhabilik ile birleştiğinde kendini yenilmez gören bir anlayış ortaya çıkıyor.
- AKP’de somutlaşan bu yaklaşım, insani değerleri göz ardı eden ve yalnızca iktidarını sürdürmeyi hedefleyen bir zihniyet olarak çürümeye mahkûmdur.
Foucault için “kendilik” (self), sabit ve verili bir öz değil, bir ilişkidir. İnsan, kendisi hakkında nasıl düşündüğünün, kendini nasıl gördüğünün ve tanımladığının bilincine varır. Bu bilinç, “deli/sağlıklı”, “suçlu/masum”, “normal/anormal” gibi belirli tarihsel ve sosyal kavramlar aracılığıyla şekillenir. Bu kavramsal ağların (söylemlerin) içinde kendimizi temsil ederiz. Bu anlamda AKP’yi herhangi bir kavramla isimlendirmek hem bilimsel hem de felsefi açıdan zordur, ancak bir edebiyatçı belki onu bir şeyle imgeleştirebilir.
Türk devletinin demokrasi ve özgürlüklerle tarihsel çıkmazı, “nasıl bir gelecek inşa ederim?” sorusu değil, inkâr üzerine kurulmuş tekçi mantığın tuzağına düşmüş olmasıdır. Bu durum, “milliyetçilik ile yoğurulmuş dogmatizm” ya da daha kibar bir ifadeyle “epistemik kibir” (bilgi kibri) kavramıyla açıklanabilir. AKP’nin düştüğü durum tam da budur. Bu hastalıklı ruh hâli, hem intikam duygusunu körüklüyor hem de varlığı dahi uzun süre inkâr edilen Kürtlerin bugün demokrasi açısından örnek bir halk konumuna gelmesi karşısında öfkelendirip “Kürtlerle nasıl aynı şartlarda masada otururum?” egosuna yenik düşürüyor. Başka bir deyişle; Önderliğin ortaya koyduğu Ortadoğu demokratik konfederal sistemi, çözüm modeli olarak bir çıkış yolu sunup halkların bir arada yaşama olanağını mümkün kılıyor. Buna karşın AKP’nin başını çektiği dincilik eksenli blok ise insanlığın başına bela olmaya devam ediyor. Dolayısıyla demokratik modernite, hem Türk devletine hem de bölgedeki gerici güçlere ağır geliyor. Asıl Kürtlere yönelik saldırı da tam bu noktada başlıyor. Bu saldırıların açık ya da örtük biçimde başını çeken ise Türk devletini ele geçirmiş olan AKP’dir.
Böyle bir durumda yapılması gereken; neden-sonuç ilişkileri üzerinden dersler çıkarmak, derin bir tarihsel analiz yapmak ve devlet adına başta Kürtler olmak üzere tüm toplum kesimlerinden özür dilemektir. Bunun yerine hâlâ Kürtleri tahrik eden, üstenci ve kibirli bir dil kullanılıyor. Türkiye’yi bu duruma getiren temel nedenlerin başında da Kürtlere karşı geliştirilen üstenci yaklaşım, yani kibir geliyor. Dolayısıyla kibir kavramı incelendiğinde, bu tanımın AKP’ye oldukça uygun olduğu görülür.
Kibir psikolojisi
Kibir psikolojisi, bireyin kendini başkalarından üstün görmesi, aşırı özgüven ve küçümseme ile karakterize edilen bir davranış biçimidir. Çoğu zaman derin bir güvensizliği maskeleyen bu durum, “hubris sendromu” olarak da adlandırılır. Genellikle uzun süre iktidar, sermaye ve güç sahibi olan kişilerde ortaya çıkan bu kişilik bozulması, gücü kaybetme korkusuyla birleşir. Bu korkuyu örtmenin en kolay yolu ise aşırı gurur ve kibir sergilemektir. Bu durum, sadece siyaset ahlakını bozmakla kalmaz; toplumsal ilişkileri, sosyal yapıyı ve bireysel gelişimi de tahrip eder. Nihayetinde “Türk üstünlüğü” kavramı bir tahakküm aracına dönüşürken, siyasal İslam ve Vehhabilik ile birleştiğinde kendini yenilmez gören bir anlayış ortaya çıkar. Özellikle AKP’de somutlaşan bu yaklaşım, insani değerleri göz ardı eden ve yalnızca iktidarını sürdürmeyi hedefleyen bir zihniyet olarak çürümeye mahkûmdur.
Din ve kardeşlik söylemi
AKP’nin sürece yaklaşımında dini referanslar öne çıkarılıp “kardeşlik” teması bir araç olarak kullanılıyor. Bu durum, I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı’nın yenilgisi ve Anadolu’nun işgal tehdidi karşısında kullanılan “ümmet” ve “İslam kardeşliği” söylemini hatırlatıyor. O dönemde bu söylemle hareket edilmesi, Kürtlere sadece yüzyıllık bir kayıp olarak değil, Kürt coğrafyasının da tam bir soykırıma tabi tutulmasına yol açtı. Dolayısıyla Kürdistan sadece fiziksel olarak yok edilmedi; Kürt toplumunun toprakla olan bağını koparmayı, mekânlarını, kültürel/tarihsel aidiyetlerini coğrafyadan silmeyi hedefleyen sosyolojik bir soykırım da gerçekleştirildi. Bugün benzer bir senaryonun yeniden devreye sokulduğu görülüyor.
Büyüklük kompleksi
AKP'li Hüseyin Yayman’ın İmralı’ya giderken kamuoyundan kendini gizlemesi yalnızca bireysel bir tutum değildi; aynı zamanda devlet aklını yansıtan bir yaklaşım olarak okunmalıdır. Bu tavır, bir yandan kibri, diğer yandan ise derin bir güvensizlik ve aşağılık kompleksini işaret ediyor. Dahası, bu durum çözüm sürecine yönelik ciddiyetsizliğin de açık bir göstergesidir. Mesaj şuydu: Düne kadar ikinci sınıf ve hizmetçi gözüyle bakılan Kürtler ile aynı masada oturmayı kendi gururlarına yediremiyorlar. Nitekim yapılan bir basın açıklamasında DEM Parti’yi adeta şikâyet edercesine “Neden her şeyi açıklıyorsunuz?” demesi ve “Devlet tüm adımları atmıştır” şeklindeki ifadeleri, sürece dair samimiyetten uzak, yüzeysel ve sorumluluktan kaçan bir yaklaşımı ortaya koyuyor. AKP çok utanıyor, ancak bu, yaptığı suçların bilincine varma utancı değil, büyüklük kompleksidir; rakibiyle aynı karede olmama direncidir. Bu tür söylemler ve pratikler, çözüm iddiasında olan bir siyasi iradenin şeffaflık, güven ve diyalog yerine kapalılığı ve denetimsizliği tercih ettiğini gösteriyor. Dolayısıyla ortada gerçek bir çözüm iradesinden ziyade, süreci kontrol altında tutmaya çalışan bir anlayışın varlığı dikkat çekiyor.
Bilinçli İsrail göndermeleri
Kürtler üzerine oynanan senaryolar, tarihin en tehlikeli dönemlerinden birine işaret ediyor. Senaryonun merkezinde din ve kardeşlik söylemleri yer alıyor. Bugün koşullar değişmiş gibi görünse de, farklı aktörler sürece dâhil edilerek AKP bilinçli olarak İsrail’e gönderme yaparak ve “din kardeşliği” adı altında, I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi Kürt toplumunun dini duygularını suistimal ederek Yahudi toplumunu şeytanlaştırıyor ve Selefi dincilerin hedefi hâline getiriyor. Kürtleri böylece din ve ümmet kardeşliği üzerinden yeniden manipüle etmeye çalışıyor.
Kürtler, Yahudi toplumunun geçmişte olduğu gibi bugün de düşmanı değildir; 5 bin yıldır birlikte yaşamış iki halktır. Evet, İsrail devleti elbette eleştirilecektir, ancak AKP o küçük zekâsıyla Kürtleri kandırmaya çalışıyorsa yanılıyor. Kürtler biliyor ki; İsrail devleti ne on binlerce Kürt'ü katletti ne de gelip 4 bin Kürt köyünü yaktı. Şu da açıktır ki İsrail devleti, Kürtler konusunda örnek oluşturmuyor ve güven vermiyor.
Kürtleri umutsuz bırakma
Kürtlerin birlik, ekonomik, askeri ve kendi diplomasisi olmadan (yani özgür bir statüye kavuşmadan) geleceğinin garantisi yoktur; bunun deneyimleri son dönemde yaşandı. Bunun öncüsü de Türk ve İran devletleridir. AKP’nin sürece yaklaşımı da böyledir. Gelişmeleri kendi ekseninde yürütmek istiyor. AKP, bir yıldır süreci zamana yayıyor ve Kürt Özgürlük Hareketi'ni zayıflatıp Kürtleri umutsuz bırakmaya çalışıyor. Burada biraz Kürt siyasal legal hareketine (DEM) iş düşüyor. Bu konuda DEM’in kendini elitik anlayışından kurtarıp cesurca devleti eleştirmesi ve bir muhalif mantığın dışına çıkması; başka bir anlatımla DEM’in parlamentarizm mantığından sıyrılıp harekete geçmesi, zamanın ruhuna uygun olacaktır.
