Türk devleti Kürtlerle egemenliğini paylaşacak mı?
Şemsettin ÖZER yazdı —
- Türk devletinin sürece yaklaşımı baştan itibaren yanlış kurulmuş bir denklem gibidir. Bir gömleğin düğmeleri doğru iliklenmek isteniyorsa ilk düğmenin doğru iliklenmesi gerekir.
Egemenlik kavramı, ortaya çıktığı tarihten günümüze kadar devlet teorisinin en temel konularından biri olarak siyaset bilimi ve kamu hukuku literatüründe merkezi bir yer işgal etmiştir. Devletin kurucu unsurlarından biri olan egemenlik, modern devletin ortaya çıkışıyla birlikte özellikle Avrupa’da belirginleşmiş ve siyasal düşüncenin temel kavramlarından biri hâline gelmiştir.
Başlangıçta mutlak monarşiler biçiminde fiilî olarak ortaya çıkan egemenlik olgusunun teorik bir kavrama dönüşmesinde Niccolò Machiavelli, Jean Bodin, Thomas Hobbes ve Jean-Jacques Rousseau gibi siyaset düşünürlerinin önemli katkıları olmuştur. Bu düşünürler, egemenliğin kaynağı, sınırları ve toplumla ilişkisi üzerine geliştirdikleri teorilerle modern siyasal düşüncenin temelini atmışlardır.
Egemenlik kavramının tarihsel dönüşümü
Egemenlik kavramı, ortaya çıktığı günden bu yana sabit ve değişmez bir içerik taşımamıştır. Tarihsel süreç içinde yaşanan ekonomik, siyasal, düşünsel ve bilimsel gelişmeler kavramın anlamını ve işlevini sürekli dönüştürmüştür. İç ve dış dinamiklerin yarattığı bu değişimler, egemenliğin homojen bir yapıdan daha karmaşık ve heterojen bir yapıya evrilmesine yol açmıştır.
Egemenliğin ilk ortaya çıktığı dönemlerde egemenliğin kaynağının Tanrı olduğu kabul edilmekteydi. Bu nedenle egemenlik uzun süre aşkın (transandantal) bir otorite olarak değerlendirilmiştir. Ancak modernleşme süreçleri ve özellikle Aydınlanma düşüncesinin etkisiyle egemenlik kavramı zamanla tanrısal referanslarından koparak dünyevî bir karakter kazanmıştır.
Bu dönüşümün önemli dönüm noktalarından biri 1648 Westfalya Barışı’dır. Otuz Yıl ve Seksen Yıl savaşlarının ardından gerçekleşen bu konferans, mezhep savaşlarını sona erdirmeyi amaçlamış ve dikkat çekici biçimde dinî otoritelerin doğrudan temsil edilmediği bir siyasal düzen kurulmuştur. Böylece modern ulus-devlet egemenliğine dayanan yeni bir siyasal düzenin temelleri atılmıştır.
Bu süreçte egemenlik anlayışı önce laik bir karakter kazanmış, daha sonra halk egemenliği düşüncesinin gelişmesiyle birlikte demokratik bir nitelik edinmiştir.
Aşkın ve içkin egemenlik tartışması
Tarihsel değişim süreci, egemenlik kavramının içeriğinde önemli tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Özellikle egemenliğin aşkın (transandantal) mı yoksa içkin (immanent) mi olduğu sorusu uzun süre siyasal düşüncenin temel tartışmalarından biri olmuştur.
Bu tartışma aynı zamanda mutlakiyetçi egemenlik, ulusal egemenlik ve demokratik egemenlik biçimleri arasında yoğun bir mücadeleye yol açmıştır. Zaman içinde mutlak otoritenin gerilemesiyle birlikte egemenlik anlayışı devlet ile toplum arasında daha dengeli biçimde paylaşılmaya başlanmıştır. Modern demokrasinin gelişimi de büyük ölçüde bu dönüşümün sonucudur.
Jean Bodin’e göre egemenlik siyasal topluma içkindir. Bodin bunu şu metaforla açıklar:
“Egemenlik bir geminin güvertesi gibidir. Güvertesi olmayan bir gemiden söz edilemeyeceği gibi egemenliği olmayan bir devletten de söz edilemez.”
Nasıl ki bir geminin omurgası ve güvertesi gemiyi bir arada tutuyorsa, toplumun bireylerini, ailelerini ve toplumsal kurumlarını bir arada tutan güç de egemenliktir. Bu nedenle egemen bir yönetim iradesi olmayan bir toplumun özgür bir biçimde varlığını sürdürmesi oldukça zordur. Çünkü toplumu savunacak ve kolektif iradeyi temsil edecek bir siyasal güç yoksa o toplum sürekli dış müdahalelerin ve baskıların hedefi hâline gelir.
Kürt halkının tarihsel deneyimi bu durumu açık biçimde göstermektedir. Dolayısıyla Kürt toplumunun işgalciler arasında parçalanması, toplumsal egemen özneyi de yitirmesine yol açmış ve ağır bedeller ödemesine neden olmuştur.
Kürdistan’ı işgal eden devletlerin egemenlik anlayışı
Egemenliğin tarihsel evrimi dikkate alındığında, Kürdistan’ı işgal eden devletlerin egemenlik anlayışının farklı bir karakter taşıdığı görülmektedir. Oysa demokrasi öz itibarıyla egemenliğin paylaşımıdır.
Batı toplumları mutlak monarşileri ve kilise egemenliğini uzun toplumsal mücadeleler sonucunda aşarak sosyal devlet modeline doğru evrilmiştir. Ulus-devlet ya da federal/kantonal sistem biçimleri içinde farklı modeller bulunsa da bu sistemlerde egemenlik tamamen mutlak değildir; toplumun iradesini dikkate alan siyasal mekanizmalar gelişmiştir.
Toplumun iradeleşmesi aslında egemenliğin demokratik biçimde örgütlenmesi anlamına gelir. Hiçbir toplum egemen bir yönetim iradesi olmadan özgür ve güvenli bir şekilde varlığını sürdüremez. Türk devletinin demokratikleşememesinin en temel nedenlerinden biri Kürtlerle egemenliği paylaşmamasıdır. Çünkü devlet hâlâ inkâr politikasında ısrar etmektedir.
Ortadoğu’da mutlak egemenlik geleneği
Ortadoğu’daki egemenlik anlayışı halk iradesi değil, mutlak birey ve din eksenli bir yapılanmadır. Dolayısıyla Ortadoğu’da birey özgürlüğü olmadığı için toplum özgürlüğünden de söz etmek zordur. Çünkü halk iradesini yönetime ortak edecek bir sosyal devlet modelinden uzaktır. Bu model daha çok merkeziyetçi, tepeden inme ve mutlak otoriteye dayalı bir yönetim anlayışına dayanır.
Bu durumu açıklamak için Karl Popper’ın yanlışlanabilirlik ilkesinden yararlanabiliriz.
Popper’a göre “tüm kuğular beyazdır” şeklindeki bir yargı bilimsel olarak kesin kabul edilemez. Çünkü bir gün siyah bir kuğu bulunması bu yargıyı çürütebilir. Bilimsel düşünce tam da bu olasılığı kabul etmek üzerine kuruludur.
Ancak Ortadoğu’daki egemenlik mantığı çoğu zaman “tüm kuğular beyazdır” varsayımıyla hareket eder. Bu düşünceye göre farklı renklerin ortaya çıkması mümkün değildir. Türk devlet aklının Kürt meselesine yaklaşımı da büyük ölçüde bu mantığa benzemektedir. Kürtlerle egemenliğin paylaşılması ya da eşit koşullarda demokratik bir müzakere yürütülmesi çoğu zaman mümkün görülmemektedir.
Oysa gerçek müzakere ancak eşit koşullar altında gerçekleşebilir. Kürt Halk Önderi’nin hâlâ rehin koşullarında tutulması ve Kürt varlığının sürekli “bölücülük” veya “terör” söylemiyle tanımlanması devletin samimi bir çözüm arayışında olmadığını göstermektedir.
Bu bağlamda Popper’ın metaforunu yeniden hatırlamak gerekir: Kuğular arasında siyah olanlar da vardır.
Bilimsel paradigma değişimleri ve siyasal düşünce
Bilim tarihinde de benzer bir dönüşüm yaşanmıştır. Isaac Newton’un determinist ve mekanik evren modeli yaklaşık üç yüz yıl boyunca bilimsel gerçek olarak kabul edilmiştir. Ancak 20. yüzyılın başlarında Albert Einstein, zamanın, uzayın ve kütleçekimin mutlak olmadığını; gözlemcinin konumuna ve hareketine bağlı olarak değişebileceğini göstermiştir.
Bu gelişme mutlak bilgiye dayanan pozitivist düşünceyi ciddi biçimde sarsmış ve bilim dünyasında yeni bir paradigma yaratmıştır. Ne var ki Ortadoğu siyasetinde benzer bir zihinsel dönüşüm hayal bile edilemeyecek kadar uzaktır.
Önderliğin yıllarca üzerinde çalıştığı ve geliştirdiği paradigma Ortadoğu’nun egemenlik mantığını değiştirmeyi hedeflemektedir. Çünkü bu mantık değişirse bölge ve dünya daha demokratik bir nefes alabilir. Ne var ki bunun önündeki en büyük engellerden biri Türk devletinin Kürtleri bir siyasal irade olarak değil, örgütsüz ve hiçbir alanda söz sahibi olmayan bir topluluk olarak görmek istemesidir. Dolayısıyla Kürtlerin kendilerini yönetecek bir yönetim erki geliştirmesine karşı çıkmakta ve bunun diğer Kürdistan parçalarında gelişmesi hâlinde müdahale edeceğini açıkça ifade etmektedir.
Kürt sorunu ve egemenlik paylaşımı
Bu bağlamda Kürdistan’ı işgal eden devletler, Kürtlerin siyasal ve hukuki haklarını tanımadan egemenlik düzenini sürdürmeye çalışmaktadır. Bu durum gemiyi omurgasız yürütmeye çalışmak gibidir.
Devlet bir egemenlik örgütlenmesidir. Ancak asıl soru şudur:
Devlet egemenliği paylaşabilir mi?
Kürtleri devletin siyasal ortağı hâline getirebilir mi?
Bugünkü koşullarda özellikle Türkiye ve İran gibi devletlerin bu yönde bir adım atması oldukça zor görünmektedir. Bunun temel nedeni güçlü bir demokratik geleneğin oluşmamış olması ve siyasal sistemin büyük ölçüde inkâr politikaları üzerine kurulmuş olmasıdır.
Güncel siyasal gelişmeler
Yaklaşık iki yıldır Kürt Özgürlük Hareketi’nin büyük fedakârlıklarla yürüttüğü süreç ve Kürt Halk Önderi’nin geliştirdiği demokratik çözüm önerilerine rağmen devlet yetkililerinin hâlâ “PKK bir terör örgütüdür” şeklindeki söylemlerini sürdürmesi dikkat çekicidir. Bu söylemler özellikle Ömer Çelik, Hakan Fidan ve Mehmet Uçum gibi isimlerin açıklamalarında sıkça görülmektedir. Kürtleri rencide eden bu yaklaşımlar kişisel değil, devletin süreklilik gösteren politikalarının yansımasıdır.
Benzer şekilde Rojhilat Kürtlerine yönelik tehditkâr söylemler de devam etmektedir. “Yanlış bir adım atarsanız akıbetiniz Rojava gibi olur” şeklindeki açıklamalar yalnızca bireysel görüşler değil, devlet aklını yansıtan politik söylemler olarak değerlendirilmektedir.
Sonuç
Türk devletinin sürece yaklaşımı baştan itibaren yanlış kurulmuş bir denklem gibidir. Bir gömleğin düğmeleri doğru iliklenmek isteniyorsa ilk düğmenin doğru iliklenmesi gerekir.
Gerçek bir çözümün yolu ise Kürt halkının siyasal iradesinin tanınmasından ve Kürt Halk Önderi’nin özgür koşullarda siyasal sürece katılmasından geçmektedir.
Bunun için Türk devleti dört parça Kürdistan halkını tehdit etmek yerine demokratik komşuluk ilişkileri geliştirmelidir. Ancak bu şekilde devlet ile toplum arasındaki egemenlik ilişkisi sağlıklı bir zemine oturabilir. Yani kardeşliğin de demokrasinin de yolu egemenliğin paylaşımından geçmektedir. Bunun ön şartı ise Önderliğin statü sahibi olmasıdır.
Aksi hâlde gemi su almaya başladığında yalnızca bir taraf değil, herkes birlikte batacaktır.
