Tarih ve hafıza
Şemsettin ÖZER yazdı —
- İdeoloji, yalnızca bir düşünce sistemi değil, aynı zamanda tarihsel bilincin ve toplumsal direnişin taşıyıcısıdır. Parti ve kurumlar, süreci okumakta yetersiz kalıyor ve paradigmayı uygulamada öncülük edemiyor.
Atalarımız çok savaştı, bedel ödedi ve liderlerin çoğu asıldı; mezar yerleri bile belli değil. Oysa onların mezarları, torunları için bir hafıza olacaktı. Kürt’ün düşmanları, Kürtlüğü tümden hafızadan silmek için bu taktiği hep uyguladı. “Ya tutturursa” mantığı hiç değişmedi, çünkü Türk devletinin derdi, Kürt halkının sorununu demokratik yollarla çözmek değildi, bugün de değildir. Bu bağlamda, ister istemez tarihe gitmek bizler için ufuk açıcı olacaktır.
Sorun, çok bedel ödemek ya da ödememek değildir. Önemli olan, verilen bedelleri bir kazanıma çevirmektir. Tarih bunu emreder ve bu nedenle Kürt Halk Önderi, tüm kitaplarının başlangıç ilkesi olarak tarihin başlangıcına gitmeyi esas alır ve ona göre politika öğretir. Tarih, kazandırır ve geleceğimizi aydınlatır, ancak ne yazık ki atalarımız, zaman boyutu içinde dünyayı okuyamadıkları için ister istemez dünya siyasetinin içinde değil, adeta zamanın ölçeği dışında kaldı. Bugün de hâlâ Özgürlük Hareketi'ni anlamayan Kürtler ve solcular vardır.
Bu anlamda Özgürlük Hareketi hem insanlık için öğretici oldu hem de Kürt’ün zihninde “geleceğin Kürt'ü nasıl olmalıdır?” sorusunu sürekli sorgulayarak, kendini zamana ve dünya siyasetine göre değiştirebilecek bir bilinç yarattı. Bu sayede her Kürt bir politik iradeye ulaşmıştır. Dolayısıyla Kürtlük, işgalcisinin entrikalarını da çok iyi tanımaktadır. Kendini yenilmez ve üstün varsayımlarla değerlendiren Türk devletinin sürece yaklaşımı hâlâ bu çerçevededir. İki yıldır “bekle-gör” politikası bize şunu hatırlatır: Kürtleri harabete sokmak, unutulmaya bırakmak ve sonrasında umutsuzlaştırarak boyun eğdirmek Türk devletinin amacıdır. Bu yüzden Kürt meselesini demokratik yollarla çözme iradesi de niyeti de yoktur; tamamıyla güvenlikçi bir yaklaşımla işi çözmeye çalışıyor. Zaten baştan beri “Terörsüz Türkiye” söylemi niyetini, açığa çıkarıyordu. Oysa kendisi işgalci, kendisi 100 yıldır Kürt'ü soykırıma tabi tutandır. Evet, doğru yol ilk adımla başlar. Devletin ilk adımı ayakkabıyı ters giydiği için sandı ki herkesi de ters köşe yapacak ve böylece Erdoğan bu süreçten faydalanarak iktidarını ve tüm sülalesini ezelî-ebedî ilan edecektir. Nihayetinde şapka düştü, kel göründü artık.
Duygusallık ve siyaset
Bizler, Kürdistan işgal edilmeden önce atalarımızın nasıl özgür olduklarını öğrendik. Bununla birlikte, nasıl duygusal olup herkesi kardeş saydıklarını da öğrendik. Kürdistan’ın işgalinin en temel nedenlerinden biri de budur. Kürtlere kaybettiren, bu kardeşlik duygusu ve ümmetçilik olmuştur. Bu iki kavram üzerinden güç devşiren işgalciler, Kürt'ü uluslararası diplomaside bir araç olarak kullandı; gerektiğinde “nöbete” dedi, ardından da yok etmeye yöneldi. Sarıkamış örneğinde, bir İngiliz komutanın Enver Paşa’ya “100 bin askeriniz öldü” demesi üzerine aldığı “Sorun değil, ölenlerin çoğu Kürtlerdi” cevabı, bu zihniyetin çarpıcı bir ifadesidir.
Bugün Ortadoğu’da dengeler değişirken ve sıranın Türkiye’ye de gelebileceğini bilen devlet, Kürt Halk Önderi'nin ayağına giderek “barışalım” dedi. Özgürlük Hareketi'nin büyük fedakârlıklarına rağmen devlet eski oyunlarını daha sinsi biçimlerde sürdürerek Kürtleri beklentiye soktu. Kristof Kolomb’un Amerika yerlileri için “Bu insanlar öyle uysal, öyle barışsever ki” demesi, aslında bir soykırımın başlangıç cümlesi oldu. Kürtler ile Amerika yerlileri arasında bu açıdan benzerlik vardır. Kızılderililer tarihten silindi, ancak Kürtler yok olmadı. Buna rağmen bu duygusallık, kendi topraklarında dört devletin kurulmasına ve büyük bedeller ödenmesine yol açtı.
Bu duygusallık ve siyaset yapmama hâli, yalnızca yarım yüzyılın değil, belki de binlerce yılın kayıplarına neden oldu, çünkü duygusallık, politika yapmayı ve realist düşünmeyi engeller. Öte yandan Kürt’ün acıları üzerinden kendini kurtarıcı olarak sunan sosyalistler ya da dinci çevreler de eksik olmadı. Her iki kesim de bu acılar üzerinden güç devşirmeye çalıştı. Özellikle bazı sol çevreler, Kürtlerin politikleşmesini değil, edilgen, kontrol edilebilir bir konumda kalmasını tercih ediyor. Bu, devletin mantığıdır.
Tarih bilinci ve gelecek
Artık her Kürt, attığı her adımı tarihi okuyarak atıyor. Bu da işgalcilerin kurduğu entrikaları boşa çıkarıyor. Peki, biz tarihe ve geleceğe nasıl bakıyoruz? Tarihe küresel bir perspektifle bakmak, zamansal derinliğiyle bakmaktan daha kolaydır, ancak dengeli bir bakış için önce yanılsamadan kurtulmak gerekir. Herhangi bir ülkeyi, uygarlığı ya da dini merkez ve üstün görmek, egemen bakışın bir yansımasıdır. Bu nedenle Kürt siyasal yapıları da bu yanılsamadan kurtulmalıdır. Sol, kendini bu yanılsamadan kurtaramadığı için kaybetti. Demokratik Modernite felsefesi, kendimizi bundan kurtarırsak kazanacağımız söyler, çünkü bu yaklaşım önümüzü görmeyi engellediği gibi yeni inşa sürecinin de yanlış zemin üzerine kurulmasına neden olur. Kürtlerin bir yüzyılı daha kaybetmeye lüksü yoktur.
Bir tarihçi için tarihe yalnızca kendi atalarına bağlılık üzerinden bakmak, gerçekliği çarpıtabilir. Özgürlük Hareketi, 50 yıllık mücadelesiyle bu dar bakışı aşmaya çalıştı. Bu noktada şu iki temel ilke öne çıkar:
* Tarihsel bakmayanlar kaybeder.
* Tarihsel yaklaşanlar geleceği kurar.
Günümüzde teknolojinin gelişimi ve bilginin sürekli yenilenmesi, yeni bir düşünme biçimini zorunlu kılıyor. Bu karmaşıklık içinde Kürtler fırsatlar ararken, Türk devleti oyalama politikalarıyla kazanımları riske atıyor.
Siyaset felsefesi, yani ulusal devrimci bakış, varlığını sürdürebilme gücünü ancak tarih bilinciyle kazanır. Tarih bilinci ise kendiliğinden oluşmaz; sistemli ve eleştirel tarih bilgisiyle inşa edilir. Bu bağlamda Türk devlet aklının, özellikle AKP döneminde sergilediği tarih anlayışı eleştirel derinlikten yoksundur. Kendini merkeze alan bu yaklaşım, gerçeklikten kopuk bir güç algısı üretiyor. Bu da Kürt meselesini sürekli canlı tutarak iktidarı sürdürme stratejisine dönüşüyor.
İbn Haldun’un tarih anlayışı burada önemlidir. Ona göre tarih, yalnızca geçmişi anlatmaz; aynı zamanda toplumsal yasaları anlamayı sağlar ve geleceğe yön verir. Tarih bilinci, sağlam bir dünya görüşüyle mümkündür. Bu dünya görüşü ideolojiktir, çünkü ideoloji, dünyayı anlama biçimidir. Aynı zamanda toplumsal kimliğin ve direnişin de temelidir. Toplumların birliği, paylaşılan bu ideolojik çerçeveyle şekillenir. Bu, tek bir ideolojiye indirgenemez; aksine tarihsel süreçte dönüşür ve çoğullaşır.
Bu bağlamda Kürt siyasal hareketine yönelik bazı eleştiriler yüzeysel kalıyor. Özellikle bazı Kürt aydınlar ve siyaset çevrelerinin ideolojiyi “kayıp nedeni” olarak sunması derinlikten yoksundur. Bu söylemler, zamanla Hareket'in ideolojik temellerini hedef alan bir çizgiye kayabiliyor. Oysa biliyoruz ki toplumları toplum yapan, ister din olsun ister bilimsel olsun, ideolojidir. Örneğin Müslümanlığın çıkışı bir Arap insanın dünyaya bakışı oldu, Avrupa devletlerinin birliği Hristiyan inancı temeli üzerinde şekillendi. Peki bir Kürt toplumu ve birliği neyin üzerine sağlanacaktır? Elbette Kürt'ün, bir ideolojik manifesto zemini üzerinde olacaktır. İşte bu nedenle Kürt siyasal hareketi adına politika yapan herkes bunu halka anlatmakla yükümlüdür.
Dolayısıyla ideolojik duruşu zayıflatmayı amaçlayan bu yaklaşımlar dikkatle ele alınmalıdır. İdeoloji, yalnızca bir düşünce sistemi değil, aynı zamanda tarihsel bilincin ve toplumsal direnişin taşıyıcısıdır. Ne var ki Kürt siyasal parti ve kurumlar, süreci okumakta yetersiz kalıyor ve paradigmayı sahaya uygulamada öncülük edemiyor. Oysa mesele açıktır: Bu süreç başarılı olsun ya da olmasın, bu paradigmanın pratikleştirilmesi hayati önemdedir, ancak Türkiye solunun etkisinden çıkılamadığı gibi, Rojhilat’ta gerçekleşen idamlar dahi yeterince gündeme taşınmıyor. Görünmektedir ki olasılıklara karşı hazırlık da yapılmıyor. Oysa tarih, bizi sürekli uyarıyor.
