İslami terörün, Ankara Garı'nda yaptığı katliamın üstünden, iki gün geçti. İnsanlar, üçüncü günde hala, yakınlarının asfalta yapışmış, tretuvar taşları ve duvarlara sıçramış parçacıklarını arıyor, bulduklarını ayıklayıp torbacıklara atıyorlardı.
Ve ben, bunca yıldır, bu rejimin kan damlayan, insan kanı sıçramış yüzüne tanıklık ediyorum. Torbayı yüklenmiş, sinip gizlenerek köşeyi hırsız siluetine…
Alışık olduğum hallerine rağmen söze nereden ve nasıl gireceğimi bilemiyor, son zamanlarda nükseden tutukluğun tavan yapması yüzünden yazamıyorum.
Oysa yazı, benim tek işim, uğraşım. Başkaca mesleğim de olmadı. Gelin görün ki, öfkeden hücrelerimde titreme. Beynim tutuk, saatlerdir kelime bulamıyorum.
Recep Tayyip’in beynindeki dağırcıktan damlayan kelimelerle, "alçaklar" deyip, alçaklığın evrensel sözlüğünden seçmelerle devam edebilirim. Ayrıca, herkesin seviyesi kendine…
10 Ekim Cumartesi. Ilıman bir bozkır sabahı…
Bütün kıyıcılığa rağmen, insani özü öldürülememiş güzel insanlar, dört bir yandan Ankara’ya akıyor, barış isteyip, "insanlığımızın üstünden ayağınızı çekin" diye haykırmak için, ilk buluşma yeri, Gar meydanında toplanıyor.
Genç kadınlar, kızlar bayramlıklarını giymiş...
Kadını erkeğiyle genç insanlar, barışı haykırma şenliğinde, halay çekiyor, govend oynuyor.
Ve Türk ordusunun Kürdistan şehirlerine taarruzunu andıran, bir patlama sesi. Ardından bir tane daha…
Aynı anda, yerden havaya savrulan, etrafa saçılan, yükseldikten sonra parça parça asfalta, betona yağan, ağaç dallarına takılan insan bedeninden parçacıklar. Yağmur yerine, yerden sıçramış insan kanı yağıyordu.
Bir anda onlarca, ölü can…
Bu satırların yazıldığı sıralarda, ölü can sayısı 128 oldu…
Katil belliydi, dünyaca bilinendi: Su başlarını tutmuş, Ortadoğu çeteleri...
Ortadoğu'nun kasa soygungusu çetebaşları, evrenin çarkından habersiz bırakılmış, işsiz, mesleksiz, kazançsız, mekansızlarla, bir gün toksa, ertesi günü aç geçiren, yarınsız kalabalıklara gitmesi, en alttaki bu kitleye harcanması gereken parayla inşa edilmiş saraylarda, efsanevi cenneti, bu dünyada yaşıyorlardı.
Yine onların parasıyla uçan saray uçaklara biniyor, yer yüzünün lüks mağazalarını müşteriye kapatarak alış-veriş ediyor, ülkelerinin gözde topraklarını üstlerine geçiriyor, kasalara sığdıramadıkları çalınmış dolarları malikane odalarında istifliyor, en alttakiler homurdanmasını önlemek için, dindar rolünde, camilerde görünüp namaz kılıyor gibi yapıyor, ayrıca onlara, kutsal meşgaleler buluyorlardı.
El Kaide ve IŞİD, İslam coğrafyasından toplanıp devşirilen işsizler, mesleksizler çetesidir. Bugün IŞİD’de gördüğümüz üzere, İslam coğrafyasından toplanıp devşirilen işsiz, mesleksiz gençlerin cebine, bir anda görmedikleri kadar para konuyordu.
Bu, Ortadoğu tipi paralı, yani kiralık asker besleme idi. Ücrete ek olarak hırsızlık, talan ganimet toplama, cinayet de Allah yolunda hizmet sayılıyordu.
Rus medyası, Suriye antik tarihinin talan edildiğini, fabrikaların sökülüp TC’ye taşınıp pazarlandığını işiliyordu.
O nedenle, TC’nin IŞİD’le ilişkiler yumağı, IŞİD’in vekaleten Kürtlerle savaştırılmasından ibaret değildir. Suriye petrollerinin TC aracılığıyla pazarlanması, buğdayın nakli ayrı bir kazanç.
TC, katliamdan sonra, karışık çıkarlar yumağında şaşkın kaldı. Daha patlamanın anında katil belliydi. Katledilenler, her şeyden önce vicdanı olan, insaniyetini koruyan insanlardı. Aralarında Kürtler ve Kürtlerin dostları vardı.
Buna rağmen, AKP medyası, Kürt hareketini sorumlu tutuyordu.
Televizyon tartışmalarında IŞİD’in adı geçtiğinde, AKP ücretlileri suçüstü yakalanmış katil telaşıyla, hukuktan yana bile çıkıyor, "isim vermeyelim, henüz belli değil" diyorlardı.
Oysa Türk devleti, bir yanda en kalabalık polis teşkilatı, yer yüzünün en karanlık dehlizi MİT, öte yanda askeri haber alma ağıyla tipik polis rejimiydi. Recep Tayyip’e özel hizmet sunuyor gibi, onun hoşlanmadığı her şeyi görüyor, duyuyor, kimsenin varlığından haberdar olmadığı kişileri bile dinlemeye ve ağzından "kem söz" çıkınca boynuna biniyor, Cumhurbaşkanına hakaretten tutukluyorlardı.
Kürdistan'da havada uçak kuşlar, yerde gezinen kedilerin dost ya da düşman halleri bile gözlerinden kaçmıyordu. DİSK lideri Kani Beko, bir televizyon kanalında, Cizre’de dost olmayan kedilerle, kuşların başına gelenleri anlatıyordu:
"Sokağa çıkan kendileri, damdan dama uçan güvercinleri de vurmuşlardı."
Düşmanını bu keskinlikte teşhis eden devletti, TC. Mafya Reisi, çok sevip takdir ettiği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip’e destek mitingi düzenlediğinde dost olmayan kuşları bile uçurtmayan…
Mafya olayı dünyada bir ilkti. Bir çetebaşı, yer yüzünde ilk defa, bir Cumhurbaşkanıyla yan yana çekilmiş fotoğrafının da asıldığı meydan mitingi düzenleyip, "oluk oluk kan akacak" tehditleri savuruyordu.
Dememiz o ki, İslami terörün, Ankara Garı'nda yaptığı katliamın üstünden, iki gün geçti. Hala katili açıklamadılar. Ama üstünü örtmek için, Diyarbakır ve Suruç Katliamlarının tekrarıyla adı sansür olan yayın yasağı koydular.
Yine de, ilişkiler ağı belli olan katilin yüzünü saklayamadılar.