Korku belasından, dimdik yürüyerek giremediğin yer, sana ait değildir!

Güven hissiyle sokaklarını, köy yollarını adımlayamadığın, dört bir yanı sarılmış katil gibi asker ve polisin arkasına sığınarak yaklaşabildiğin diyar senin, insanlar da, senden bir parça yurttaşın değildir.

Düşmanca muamele ettiğin yerde, huzursuzluk, seni hiç yalnız bırakmaz. Orada bir bardak su içmeye cesaret olmaz. Herkesi düşman görürsün. Kendini dinletmek isteyen, Erdoğan’ın Amed’de yaptığı kiralık dinleyicilerini beraberinde taşır.

Nazi Almanyasının Başkomutanı Hitler, Paris’in katiliydi. 23 Haziran 1940 günü, cinayetler mahaline dönen katil gibi, şehir turuna çıkmıştı. Paris halkı, can güvenliğinin gereği ev hapsindeydi. Alkışlayıcılarını da beraber götürmemişti. Hitler, köpeklerin yiyecek avına çıktığı sokakları selamlayarak şehri turlarken, generallerinin alkışlarıyla yetinmişti.

Recep Erdoğan, geçtiğimiz hafta sonu Amed’deydi ve alkışlayıcıları da yanındaydı. Şehir ise yer yer işgal altındaki Paris’i andırıyordu.

Ortalama, üç kişiye bir polisin düştüğü şehirde, ordu birlikleri, korucular da sokaklara salınmış, ayrıca yakın il ve ilçelerde Kürt avına ara verilmiş, 17 bin polis daha aktarılmıştı, Amed’e.

Erdoğan’ın ruhuna huzur serpme amacıyla, onun geçeceği yollar, sokak başları ve kavşaklar, bomba işlemez çelik zırhlı savaş araçlarıyla tutulmuş, beşer metre aralıklarla da polis ve asker dizdirilmişti.

Erdoğan’ın konuşacağı sokak, kum torbalarından yapılma savunma kuleleriyle doluydu. Bir hafta önceden de insan ve araç geçişlerine kapatılmış, görünmez düşman ellerin bomba yerleştirme ihtimaline karşı, asfaltın dibi, kaldırım taşlarının altı aranmış, her yere parmağı tetikte polisler sıralanmış, çatılara, balkonlara, minarelere nişancılar yerleştirilmiş, ek elektronik gözetleme aygıtları monte edilmişti.

Korkudan korku o kadar büyüktü ki, sanki savaş çıkmış, Erdoğan’ın konuşacağı şehir büyük bir taarruza maruz kalmış gibi ortalık savunma vaziyetiyle donatılmıştı.

Erdoğan, Hitler’in Paris hallerini taklit edercesine, havaalanından “sevgili şehir halkı”yla buluşacağı meydana kadar, yan yana dizilmiş polis ve asker zincirini selamlayarak ilerlerledi. Bu arada Bingöl’den, Bismil, Dicle’den ta Elazığ, Van, Batman ve hatta Mersin’den taşınmış alkışlayıcılar, meydanda yerlerini almışlardı. Onlar, Türk ırkçılığının sembol isimleri Türkeş ile Erbakan’ın hayatından film kesitlerini seyretmekle meşguldu.

Türk ırkının “anlı ve şanlı, kılıcı da kanlı” yeni lideri, sahnede görününce, Kürde Türk ırkçılığı propaganda filmi kesildi. Ancak, liderin hali, pek tuhaf, Hitler rolününün unutulmaz aktörü Şarlo kadar da komikti. Çünkü, giydirilmiş çelik zırhını örtüp saklamak için, Amed sıcağında, palto içinde sahnedeydi. Zırhın ağırlığı altında yampirik duruyordu. Kamburu da çıkık, deve hörgücü misali kocaman bir kümbetti.

Gülünçlüğe gülüş yasağını bilen kimse gülmedi. Lider, alkışlayanlarını selamladıktan sonra, tanklar, toplarla bombalanarak yıkılmış, enkazı da savrularak yok edilmiş, çocukları kurşunlanarak, tanklarla ezilerek katledilmiş Sur’a bakarak, ağızını açtı ve dedi:

“Özgürlüklerin fedaisi bizleriz!..”

O sıra çoğu Kürt 44 bin siyasal tutulu yatıyordu, onun rejiminin zindanlarında. Bazı hapishaneler dolu, bir yatakta üç kişi nöbetleşe yatıyordu.

Özgürlükler fedaisinin rejiminde 100 bin kişi işinden edilmişti. Onlarca basın ve yayın kurumu kapatılmıştı. 173 tane gazeteci ve yazar tutukluydu.

Ülke iki yılı aşkın zamandan beri yürürlükte olan Erdoğan diktatörlüğüne meşruiyet kılıfını çekme olan Anayasa için referanduma gidiyordu. Ülkenin bütün basın ve yayın kurumları Erdoğan’ın emrinde, evet deme özgürlüğü alabildiğine serbest, hayır deme ise polis copu hapishane duvarlarıyla yasaktı.

HDP liderleri ve 12 Milletvekili mahpus. 83 Belediye gasp edilmişti. Belediye başkanları beton duvarlar arasında kilitli, yerleri ise kayyumlarla doldurulmuştu.

Erdoğan, ayda ortalama 7 milyon liralık örtülü ödenek harcamalarının, Ankara’da 1150 odalık Sarayın, İstanbul’da bir düzine tarihi köşkün efendisiydi. Emredince, müteahhitler ihya oluyor, sevmediklerinin anında hayatı sönüyordu.

Ve Erdoğan Amed’de katledilmiş özgürlüklerin fedaisiydi. 83 Belediye başkanını makamdan hapishaneye sürükleyen o değilmiş gibi, “Ben, zorla belediye başkanlığı elinden alınmış biriyim” diyerek, bir kere daha başı, sonu yalan olan mağduriyete yatıyordu.

O bunları söylerken, 83 Kürt belediyesinde kayyumlar oturuyordu. Onlardan söz ederken, birden bire kendinden geçip özüne dönüyor ve “bunlar hain, bunlar alçak” diye sövmeye başlıyordu.

Üstelik, “tarafsız kalacağına dair namusu ile şerefi” üstüne yemin etmiş bir Cumhurbaşkanıydı, o. Kanunlara göre mahkeme kararı olmadan birini suçlamak suçtu. Ama kanun bilmiyor, hukuk tanımayan biriydi. Anayasa ve yasaklar ayaklarının altında, o bildiğini yapandı.

Erdoğan oy alamayacağını biliyordu. Böyle bir beklentisi de yoktu. O, oy isteme bahanesiyle Kürtlere hakaret ediyor, katledilmişlere sövüyor, ırkçı naralar atıyor, Kürt katillerinin, Kürdistan yıkımcılarının hayaletini dolaştırıyordu.