Türkiye devleti, uluslararası kamuoyunda DAİŞ’e karşı hava operasyonlarını başlattığını duyurdu. Sınırı geçmeden birkaç füze atıp bazı kampları vurduğunu açıkladı. Ardından da Medya Savunma Alanı’na, PKK’ye yönelik saldırılarını başlattı. Terör kavramı üzerinden geliştirilen demagoji ile göstermelik bir füze atışı ardından gerçek niyetleri olan PKK’ye saldırı planını pratiğe geçirdi. Başbakan ise bunun bir süreç olduğunu belirtirken çözüm, demokrasi ve özgürlük niyetleri olmadığını ilan etti. Çözüm kararlılığı kavramının her dile gelişinde PKK’yi yok etmek istedikleri de bir kez daha netleşmiş oldu. Zaten çözüm düşmanlıkların bitmesiyle, toplumların hafızalarında yeni kavramlar, yeni duygular ve düşünceler oluşmasıyla gelişir. Türkiye devleti, kendi hafızasında düşmanlık kavramını zerre kadar değiştirmeden çözüm yapamayacağını, özgürlük ve demokrasi zaafının tarihsel devlet inşası olarak kendisinde yer ettiğini bir kez daha göstermiş oldu.
Sırasıyla yurtsever halkımıza, değerli devrimci ittifak güçlerine, demokrasi bileşenlerine ve en son gerillalara saldırılar yapıldı. Bu her üç saldırının da menşei aynıdır. Her üç saldırı da bir konsept sonucu, tedrici olarak gerçekleştirilmiş TC saldırılarıdır. Türkiye’nin Kürt halkına, Kürt Halk Önderliği’ne ve özgürlük mücadelesine düşmanlığı zerre kadar değişmemiştir. Bilakis özgürlük mücadelesinin yükselmesiyle, Önder Abdullah Öcalan’ın tüm dünya tarafından kabul edilen bir önder olmasıyla birlikte Türk devletinin egemen ulus devlet kompleksi derinleşmiş, çözümleyemediği için düşmanlığı artmıştır.
Diyarbakır HDP mitingine yapılan saldırı DAİŞ çetesi olduğu söylenen birine yaptırıldı. Bu saldırının bunca güvenlik önlemi yalanlarına rağmen yüzlerce insanımızın olduğu bir alanda olması, bu saldırının devlet tarafından yapıldığını gösteriyor. Yoksa henüz dünya stratejistleri tarafından kimliği şekli şemali tam olarak tanımlanamayan DAİŞ’in birkaç aylık elemanlarının TC’den daha güçlü olduğunu, TC güvenlik duvarını kolayca aşabildiğini söylemek akıl karı olamaz.
Bir süredir izlemekteyiz. Türkiye sınır kapıları DAİŞ çetelerine sonuna kadar açılmış, Rojava’da YPG-YPJ’den kaçan çete elemanları defalarca Türkiye’nin kucağına atarak kendini kurtarmış, askerlerle aşırı samimi ilişkiler kurarak kimi zaman Türkiye’yi arka bahçe olarak kullanmıştır. Özünde Türkiye arka bahçe değil, DAİŞ’in beyin ve beden olarak yapılandığı bir merkezdir. Binlerce insan Türkiye üzeri çete mevzilerine ulaştırılmış, tonlarca askeri malzeme direkt Türkiye’den takviye edilmiştir. İlaveten, Diyarbakır mitingindeki bombayı patlatan saldırganın saldırı sonrası sınır dışına çıkmaması ya da kaygısız bir şekilde hareket etmesi, yakalanmayacağına dair sağlam bir kaynaktan güvence aldığını gösteriyor. Buna rağmen saldırganın yakalanması ise Türkiye devleti içinde, emniyet yapılanmasındaki bölgesel karışıklıklarla ya da kontra devlet saldırılarının merkez ile kimi bölgeler arasında organize edilmesiyle, bölgeler arası organizenin henüz olmadığıyla izah edilebilir ancak.
Aynı zaman zarfında devletin en üst yetkililerinin HDP’li yetkilileri hedef göstererek “susturun” diye talimat vermesi ardından HDP bileşenlerine yönelik saldırıların yapılması da devletin bu saldırıları planlı yaptığını gösteriyor. Türkiye devleti, hem saldırmış, hem de saldırıları kınayarak operasyon yaptığı yalanıyla hava operasyonlarının zeminini hazırlamıştır. Kapitalizmin hem depresyon yaratıp insanları öldürmesi ve hem de anti depresan kullanımını çözüm gibi sunarak insanları öldürmesine benziyor. Her iki durumda da devlet katildir.
Dinci örgütlenmeler devletin kontra güçleri haline getirilmektedir. Yeni JİTEM aslında DAİŞ’tir. Özellikle de Kürdistanlı ailelerin çocukları, din adı altında kandırılarak PKK düşmanı, Kürt düşmanı, insanlık düşmanı haline getirilmekte ve devletin kontra eylemleri bu kişilere yaptırılmaktadır.
JİTEM, faili meçhul cinayetler gerçekleştirirken, bugün devlet JİTEM’in kontra tarzını geride bırakmaktadır. Devlet bir bütün kontra tarzında daha büyük çaplı saldırılar örgütlemekte ve tek tek değil toplu katliamlarını bu tarz örgütlenmelerle yürütmektedir.
Müslüman aileler, çocuklarının devlet eliyle kullanılan ve nerede patlayacağı belli olmayan bir bomba haline getirildiğini görmelidir. Toplumumuz bu konuda bilinçlenmeli, birbirini bilinçlendirmelidir. En son Adıyamanlı ailenin kendi çocuklarının Pirsus saldırısını yaptığını duyar duymaz yerini yurdunu bırakıp kaçması tam bir Türk devlet düşmanlığının sonucudur.
Bu saldırılara karşı Kürdistan ve Türkiyeli yurtsever, devrimci, sosyalist toplumun doğru ve tarihsel bir tutum alması, bu saldırıların boşa çıkarılması kadar, amacına ulaşamayacağına dair kararlı tutumlar Türkiye devletine iyi bir ders vermiştir. Bunun öfkesi de saldırı sürecini hızlandırmış ve en son işgalci faşist Türk ordusu Güney Kürdistan’da gerilla güçlerine hava saldırısı düzenlemiştir. Başbakan saldırının süreceğini belirtti. Zaten mevcut durumda sürecek olan sadece TC saldırıları olmaz. Hiçbir saldırı karşılıksız kalmaz. Ve hiçbir düşmanlık, kendini de vurmaktan kurtulamaz.