
Sonrasında yaşananların ‘kırılma noktası’ gibi bir andı, 10 Ekim 2015 günü Ankara’da yaşanan. Barış istemek için bir araya gelen on binlerce insan hedef alınmış, cumhuriyet tarihinin en vahşi katliamlarından birine imza atılmıştı. İki canlı bombanın saldırısında 100 insan yaşamını yitirdi o gün; yüzlerce kişi yaralandı, bazıları sakat kaldı; oradaki binlerce insan, ömürleri boyunca taşıyacakları bir travmaya sahip oldu; memleketteki milyonlarca insan da bir şekilde, bir yerinden yaralandı. Ezcümle: Bir bütün ülke ve barış hayali, o gün büyük bir yara aldı. Katliama hedef olan meydandaki bir pankartta yazdığı gibi: Ne çok özledik, gökyüzüne kansız bakmayı...
Sonrasında yaşananlar, Ankara Katliamı’nın niteliğini daha da vurgular nitelikteydi üstelik. “10 Ekim’den sonra oylarımız arttı” diyen bir başbakan, ”İstifa edecek misiniz” sorusuna gülen bir bakan, katledilenler için yapılan saygı duruşunu yuhalayan taraftarlar, ölenler ardından sevinç naraları atanlar, suspus olan yargı, mağdurların zararlarını tanzim etmemek için kırk takla atan kurumlar, tedavide bile çıkarılan onca zorluk... Ankara Katliamı, yaralılardan Gökhan Yaralı’nın bombayı anlattığı tamlama gibi sürüyor hâlâ: Hiç dinmeyen bir çınlama...
Sabahın ilk saatlerinden itibaren, Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya ulaşan binlerce insan toplanmaya başlamıştı. Ellerinde barışa dair pankartlar, dillerinde sloganlar... Ankara Garı’ndan mitingin yapılacağı meydana yürüyüşle ulaşılacaktı. “Kimler yoktu ki aralarında?” Sendikalar, meslek örgütleri, siyasi partiler, ülkenin bütün etnik kimliklerinden, inançlarından insanlar...
Yürüyüşe dakikalar kalmıştı. Kortejin ortasından bir anda büyük bir patlama sesi geldi ve alev topu yükseldi. Hemen ardından aynı manzara, birkaç metre ötede ikinci kez yaşandı. Saat 10:04. Tüm halklara, “İşte barış istemenin bedeli” deniliyordu adeta.
Ambulans yerine TOMA!
Katliam anından itibaren yaşananların her bir detayı, Türk devletinin vahşetle örülü tarihine eklendi. Yüzlerce yaralıya ve yaşamını yitirenlere ilk müdahale eden ambulanslar ve sağlık ekipleri olmadı; olay yerine hemen çevik kuvvet polisleri ve TOMA gönderildi. Polisler, ceset tarlasına dönmüş alanda gaz bombası kullandı; kimi yaralılar, bu gaz bombasının etkisiyle can verdi. Patlamanın yaşandığı bölge, hastaneler bölgesine çok yakındı; üstelik kocaman bir patlamaydı yaşanan; ama ilk etkili sağlık müdahalesi, ancak saldırıdan yaklaşık 45 dakika sonra gelebildi. Resmi GPS kayıtlarına da yansıyan bu durum, saldırının bilançosunun daha da ağırlaşmasına neden oldu.
Gülen bir bakan ve‘kokteyl’ örgüt
Katliamın hemen ardından ülkenin dört bir yanında on binlerce insan, büyük öfkeyle sokakları, meydanları doldurdu. Ancak hükümet yetkilileri, genel geçer sözler etmekten vazgeçmiyor, sorumluluğu asla ve kat’a üstlenmiyordu. Katliamdan birkaç saat sonra yapılan basın toplantısında bir gazeteci, dönemin Adalet Bakanı Kenan İpek’e, bu denli büyük bir katliam karşısında istifa etmeyi düşünüp düşünmediklerini sordu; bakan, soruyu gülerek geçiştirdi.Hükümetin ‘sorumluluğa’ dair ilk açıklamaları ise, Türk devletinin bildik akıl bulandırma taktiğinin ürünü olmaktan başka şey değildi. Bir ‘kokteyl örgüt’ten bahsediyordu hükümet. Koca koca bakanlara, başbakana ve cumhurbaşkanına bakılırsa, Ankara’da bombayı patlatan ‘DEAŞ, PKK, DHKP-C konsorsiyumu’ idi!
Her şeyi biliyorlardı!
Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nın 10 Ekim katliamının gerçekleştiği sabah TEM Daire Başkanlığı’na aralarında bombacı Yunus Emre Alagöz’ün de bulunduğu 3 ismin sansasyonel eylemler yapabilecekleri yönündeki “Gizli” ibareli yazısı ise bir süre sonra ortaya çıktı. 8 Ekim günü elde edilen istihbarata dayanarak hazırlanan yazı, 10 Ekim sabahı TEM Daire Başkanlığı‘na iletilmiş; ancak patlamadan sonra Ankara TEM Şube Müdürlüğü’ne gönderilmişti.
Üstelik Ankara Emniyeti’nin miting başvurusu yapan tertip komitesiyle, katliamın önceden bilindiği şüphesi yaratan ilginç yazışmaları da daha sonra ortaya çıktı. Yine ortaya çıkan kimi belgeler ve müfettişlerin hazırladığı raporlarda, bombalı saldırganların polis aramalarından geçerek ve adeta eskort eşliğinde Ankara’ya geldiği yönünde bilgiler kamuoyuna yansıdı. Sorumluluğu bulunan hiçbir kamu görevlisi yargılanmazken, belge ve bilgileri haberleştiren basın mensuplarına yönelik soruşturmalar açılmaya başlandı. Türkiye’de açığa çıkarılmak istenmeyen bütün davalarda olduğu gibi Ankara Katliamı dosyasına da ilk elden “gizlilik” kararı konuldu.
Kimse yargılanmadı, açığa alınmadı
Katliama ilişkin Cumhuriyet Savcılığı tarafından 28 Haziran’da tamamlanan iddianamenin Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 12 Temmuz günü kabul edilmesi, yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Avukatlar iddianame kabul edilinceye kadar görevli kamu görevlileri hakkında birçok kez suç duyurusunda bulunmasına rağmen bunlar işleme konulmadı. Katliamda sorumluluğu bulunan kamu görevlilerini korumaya dönük bu girişim, 36 sanıklı dosyada tek bir kamu görevlisinin olmamasıyla da ortaya kondu. Avukatlar ve ailelerce yapılan suç duyurularının tamamı reddedildi. Polisler hakkında soruşturma açılmasına ise Valilik izin vermezken, Başbakan, İçişleri Bakanı, MİT Müsteşarı, Emniyet Genel Müdürü ve diğer kamu görevlileri hakkında yapılan suç duyuruları da reddedildi.
Protezde bile ayrımcılık!
Ankara Katliamı’nda yaralananlar, devlet tarafından resmiyette ‘terör mağduru’ olarak sınıflandırılsalar da sistematik mağduriyetten ve ayrımcılıktan hiç kurtulamadılar. Yaralılar ve şehit yakınları, hiçbir devlet yetkilisinin onları aramadığını ve tedavi süreçlerinde zorluklarla karşılaştıklarını neredeyse her görüşmede ifade etmeye devam ediyor.
Bunlara bir örnek, gazetemizin iki haftalık eki PolitikART’ın Ankara Katliamı dosyalı 200. sayısında yayımlandı. Saldırıda bacağını kaybeden Gökhan Yaralı, tedavi sürecini Tuğçe Yılmaz’a şu sözlerle anlatıyordu:
“Bacağım için gereken protezi aradım, defalarca ameliyat oldum. Hâlâ fiziksel olarak acı çekiyorum. Protez desteğinde dahi devlet ayrım yapıyor. 500 liradan 35 bin liraya kadar bir bütçe var zaten, bu nasıl bir uçurum, ben bunu da anlamış değilim. 500 liralık protez nasıl bir protez? Bu herhangi bir vatandaşa reva mı? Bir de devlet personelleri için ayrı uygulamalar var. Örneğin devlet ‘kendi’ savaşında gazi olmuş bir askere/polise askere katkı payı almadan protez için 35 bin lira destek verirken bana 2 bin lira veriyor. Komple protez için asker/polis gazisine 50 bin, bana 11 bin ödüyor. Burada da ayrım var. Ama devlete göre ben de terör eylemi kapsamında bacağımı kaybettim. Devletin gözünde benim onlardan bir farkım olmamalı o zaman. Ya da 15 Temmuz gecesi yaralananlarla aramda ne gibi bir fark var devlete göre? Bunların hepsi onların tanımına göre terör eylemi değil mi?”
DİMDİK AYAKTAYIZ!
Ankara’da katledilen Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) üyesi Ali Kitapçı’nın eşi Emel Kitapçı, cenazede şunları söylemişti: “Biz dedik ki bu ülkeye barış gelsin. Bu ülkenin yoksulu, emekçisi, Kürt’ü, Türk’ü, Laz’ı, Çerkes’i, kadını, erkeği için barış gelsin, dedik. Biz ‘barış’ dedik, onlar ‘ölüm’ dedi. Katilin kim olduğunu biliyoruz. Ama biz dimdik ayaktayız. Biz vicdanımızla, ahlakımızla ayaktayız, mücadelemiz devam edecek. Bizi bir kez öldürürler ama bin kez doğururlar. Arkadan vuran bu kahpe sürüye karşı bu ülkeye barış, özgürlük gelecek”
İnsanlık yerde sürüklenirken duramam
Ankara’da katledilenlerden biri, Konya’nın Kulu ilçesine bağlı Karacadağ (Xelîkan) köyünden Şirin Kılıçalp’ti. İstanbul’da Türkçe öğretmenliği yapan ve barış talebiyle Ankara’daki mitinge katılan Şirin Kılıçalp’i, ablası Selda Kılıçalp JİNHA’ya anlattı:
“Tüm arkadaşları tarafından güzel yüreği ile bilinirdi, herkese ayrı bir değer, herkese ayrı bir zaman ayırırdı. Dostum diyebileceği çok fazla insan vardı, sevdikleri ve kendisi için yapamayacağı şey yoktu belki de… Kürtçeyi çok severdi hatta aşıktı. Enstitüde dil kursuna gider, öğrenci olmanın ötesinde dil eğitmenliği sınavlarına girerdi. Amacı Kürtçe öğretmeni olmak değildi, aşık olduğu bu dili en iyi şekilde öğrenmek istiyordu. Şirin her şeyi dolu dolu yaşıyordu. Belki kısa yaşadı ama 70 yaşında insanın yapmak isteyip yapamadığı her şeyi yapmıştı. Bir hayali varsa asla ertelemez, gitmek istediği bir yer varsa mutlaka giderdi. Nerede bir duvar var ise gider o duvara tırmanır otururdu, köydeyken çocukluğundan gelen bir alışkanlıktı.
Ankara’ya gitmeyi düşünmüyordu çünkü çok yorulmuştu. Son süreçlerde çok yorgun hissediyordu kendini. Çiğdem’le konuşuyordu, ‘çok yorgunum, yapmam gereken işler de var, hep gidiyoruz gaz yiyoruz dayanamıyorum gaza, gitmeyeceğim’ diyordu. Ben gitmeyeceğini düşünüyordum. Sonra gelip, ‘Bu kadar acı yaşanırken, insanlık yerlerde sürüklenirken ben barış mitingine gideceğim’ dedi. Hacı Lokman Birlik’ten etkilenip gitmeye karar vermişti.”
Barış Annesi’ydi, katledildi
Ankara’da katledilenlerden biri de Meryem Bulut, nam-ı diğer Meryem Ana’ydı. 71 yaşında bir barış ve özgürlük emektarı. 8 çocuk anası değil yalnız, bir halkın anası.
Meryem Ana’nın oğlu, bir ‘beyaz Toros’ marifetiyle kaçırılmış, bir daha da izine rastlanmamıştı. Torunu ise henüz bir yıl önce, beyaz Toros’larla ‘aynı cevherin damarı’ DAİŞ barbarlarıyla girdiği bir çatışmada yaşamını yitirmişti. Meryem Ana, oğlunu yitirdiği günden bugüne Kürdistanlı devrimcilerden hiç kopmadı. Bir şehit anası, barış anasıydı. Alanların bildik yüzüydü. Bununla yetinmiyordu; ayrıca HDP’nin Şişli Yönetim Kurulu üyesiydi.
Meryem Ana, Ankara’da barış isteyen on binler arasında olmayacaktı da ne yapacaktı? O günün sabahı, beyaz tülbentini yine bağladı başına, yola koyuldu. Kızı Hikmet Polat anlatıyor: “Bizim bu bölgelerde beyaz yazma, barış anlamına gelir. Annem, bu beyaz yazmayı başından eksik etmezdi. Annem barış barış diyerek hayatını harcadı. Kimsenin gözyaşı dökmesi annemin hoşuna gitmiyordu. Herkesin derdiyle dertlenen biriydi... Şırnak’ta gözaltına alındı. Hakim anneme sordu: ‘Teyze sen yaşlısın, senin ne işin var burada.’ Annem de şu cevabı verdi: ‘Oğlum asker ölmesin, gerilla ölmesin, o mermi bana gelsin.’ Mardin kırsalında yaşanan çatışmada canlı kalkan olarak gözaltına alınan annem, cezaevine bile atıldı. Ama o yine de barış aşkından vazgeçmedi.”
Oğlu Şeyhmus Bulut, alıyor sözü: “Annem sürekli dua ederdi. ‘Allah’ım bu ateşe su dök’ diye yalvarırdı... Televizyonda bir ölüm haberi gelince çok üzülürdü. İçinin parçalandığını hissediyorduk.”
“Tüm silahları bana doğrultun, yeter ki gençler ölmesin” diyen barış anası Meryem Ana, 10 Ekim’de Ankara’da katledildi.
Veysel Atılgan 9 yaşındaydı
Katliamda yaşamını yitirenlerin en küçüğü olan Veysel Atılgan, 9 yaşındaydı. TCDD Diyarbakır Müdürlüğü’nde çalışırken beş yıl önce tayini Ankara’ya çıkan 55 yaşındaki babası İbrahim Atılgan ile mitingteydi. Baba-oğul, o bombayla katledildi.
İbrahim Atılgan, Birleşik Taşımacılık Sendikası (BTS) üyesiydi. Oğlu Veysel Atılgan, Batıkent’teki Kürşad Bey İlkokulu’nda 3/A sınıfında okuyordu. Kısa bir süre önce çekilmiş videosunda avukat olmak istediğini söylüyor; ailesinden bisiklet, tablet ve bilgisayar istiyordu. Cenazeleri 11 Ekim’de Batman’da defnedildi.
BARIŞ ŞEHİTLERİ
1. Abdülkadir Uyan
2. Metin Kürklü
3. Gökhan Akman
4. Orhan Işıktaş
5. Gülhan Karlı Elmascan
6. Yılmaz Elmascan
7. Nevzat Sayan
8. Bilgen Parlak
9. Hacı Kıvrak
10. Rıdvan Akgül
11. Fevzi Sert
12. Hacı Mehmet Şah Esin
13. Gökmen Dalmaç
14. Elif Kanlıoğlu
15. Hakan Dursun Akalın
16. Ercan Adsız
17. Ayşe Deniz
18. Berna Koç
19. Fatma Esen
20. Gülbahar Aydeniz
21. Eren Akın
22. Canberk Bakış
23. Tayfun Benol
24. Nizamettin Bağcı
25. Kasım Otur
26. Başak Sidar Çevik
27. Nilgün Çevik
28. Resul Yanar
29. Mehmet Ali Kılıç
30. Tekin Arslan
31. Sezen Vurmaz
32. Dilaver Karharman
33. Umut Tan
34. Onur Tan
35. Sarıgül Tüylü
36. Dilan Sarıkaya
37. Ali Kitapçı
38. İsmail Kızılçay
39. Muhammet Demir
40. Korkmaz Tetik
41. Veysel Atılgan
42. İbrahim Atılgan
43. Emine Ercan
44. Kübra Meltem Mollaoğlu
45. Meryem Bulut
46. Seyhan Yaylagül
47. Ebru Mavi
48. Ali Deniz Uzatmaz
49. Ziya Saygın
50. Vahdettin Özgan
51. Cemal Avşar
52. Ahmet Katurlu
53. Selim Örs
54. Azize Onat
55. Dicle Deli
56. Güney Doğan
57. Binali Korkmaz
58. Mehmet Zakir Karabulut
59. Leyla Çiçek
60. Metin Peşman
61. Mesut Mak
62. Adil Gür
63. Gökhan Gökbönü
64. Şebnem Yurtman
65. Osman Turan Bozacı
66. İdil Güneyi
67. Abdullah Erol
68. Mehmet Hayta
69. Özver Gökhan Arpaçay
70. Şirin Kılıçalp
71. Uygar Coşkun
72. Ahmed Alkhadi
73. Nurullah Erdoğan
74. Gözde Arslan
75. Aycan Kaya
76. Yunus Delice
77. Sevgi Öztekin
78. Mehmet Tevfik Dalgıç
79. Sevim Şinik
80. Emin Aydemir
81. Fatma Karabulut
82. Ramazan Tunç
83. Erol Ekici
84. Feyyat Deniz
85. Necla Duran
86. Osman Ervasa
87. Ramazan Çalışkan
88. Vedat Erkan
89. Abdülbari Şenci
90. Niyazi Büyüksütçü
91. Gazi Güray
92. Sabri Elmas
93. Erhan Avcı
94. Ümit Seylan
95. Serdar Ben
96. Hasan Baykara
97. Fatma Batur
98. Bedriye Batur
99. Nevzat Özbilgi
100. Ata Önder Atabay
DİZİ-ARAŞTIRMA SERVİSİ