Dersim’in Zini vadisi gediğinde toprak kayınca, 1938 soykırımından kalma 95 Kürdün kemikleri saçılıyordu, ortalığa.
Kürtlerde ölülerin yattığı topraklar kutsaldır. Ve Kürtler, doğmamış çocukların, yeni doğmuş bebeklerin katledilip kurda, kuşa, yılana, böcek, sineğe yem edildiği Geliye Zilan’da, kemiklere basıp, insanlarının ruhunu taciz etmeme inancıyla, hala derinliklerden uzak yürüyorlar.
 Diyarbakır’da, TC’nin resmi katillerinin mekanı kazınınca, 1990’lar katliamından kalma kemikler fışkırıyor, ölüm taburlarının dolaştığı Siirt, Bitlis, Şırnak’taki dağların sapalıklarında, toprak kazmak yasaklanıyordu. Birilerinin insanlığı olan utanç, gün ışığına çıkmasın diye…
Kürdistan’ın avlak, Kürtlerin katillere av olması kaderleri mi? Hayır. Bu kader değişiyor. Bu amaçla, su başlarını tutan Kemalist ırkçılık yüzünün bütün renklerini, biçim ve çeşitlerini sınamış, hepsine sırtlarını dönmüşlerdi.
Bir tek, Kemalistlerin dinci taifesi (dindar görünen dolandırıcılar) kalmıştı, geride. Onların önde gelenlerinden kimileri, „derin çetelerin“ kanlıları, kimileri çalıştığı dükkanı soyan olarak hırsızlıktan, sahtekarlık, dolandırıcılık, kalpazanlıktan zanlılarıydı. Ama „Kürtlerin hak ile özgürlüklerini gasp, dinen caiz değildir, İslam gelecek zulüm bitecek“ dedikleri, kürsülerde yırtınırcasına „ileri demokrasi“ diye bağırdıkları için, insanlığın en kutsal duası barış adına bir şans verdiler.
Düzenbazlıkla kirli, kanla lekeli geçmişlerine rağmen, acılarını içlerine akıtıp, belki ruhları, yüreklerinin köşesinde insaniyet bulunur umudu ve sabırla beklediler.
Sonra hayal kırıklığı geldi. Dolandırılmışlardı. Açıkta rakı içen Kemalistlerde, hiç değilse utanma duygusu vardı. Kalpazanlarda o da yoktu. Katilleri gördüler…
Dağlar yanıyor, Kürdistan uçak sesleriyle doldurulup, çocuklar korkutuluyor, polis 12 yaşındaki Uğur’un sırtına, 13 kurşunla vahşete çağrının imzasını atıp, mahkemeden beraatle çıkıyordu. 14 yaşındaki Ceylan kızın küçücük bedeni roketle parçalanıyor, katillerin yüzü „meçhul“ peçesiyle gizleniyordu.
30 yıldan beri, sınır ticareti serbestti. Devlet ayrı, görevlileri ayrı pay alıyorlardı. Uludere’de bir araya toplanan çocuklar, uçaklardan atılan napalm bombalarıyla parçalanıyor, toplanan ceset parçalarının taşınması için ambulans da verilmiyordu. Katillere, madalyası eksik kutlama gönderiliyor, katledilmişlerin yakınları tutuklanıyor, kurtulanlara adli hesap soruluyordu.
Siyaseten yapılanlar, gözler önünde. Kürtler için kanunları, seçilmişler için yasalarında ön görülen dokunulmazlık yok. Vicdanlar puç, adalet duygusu, merhamet çürük. Toplama kampları korkunun efendisi.
Hürriyet gazetesinin yazarlarından Ahmet Hakan, dünkü yazısında, „tutuklayarak parti kapatma“ başlıklı yazısında, AKP’nin Avrupa’dan tepki görmemek için, Kürdistan’da zalime karşı duran BDP’yi kapatma yerine tutuklamalarla bitirme yolu seçtiğini anlatıyordu.
Dinciler, Atatürk’ün Adalet Bakanı Bozkurt’un, „köle olmaya mahkumlar“ sözünü katliamlar, katledemediklerini tutuklama dalgaları, Kürdistan’ı talandan sonra hava bombardımanlarıyla yakıp, yıkma ile sürdürmek istiyorlardı.
Oysa dünya dünkü durakta, Kürtler de dünün Kürtleri değildi. Uludere’deki soykırım denemesi Kürtlerin hiç de can dostu olmayan Irak, Suriye yönetimlerinde bile tepki sesi veriyordu.
Kürdistan ise Leyla Zana’nın deyimiyle sigorta niteliğinde bir direnme gücüne sahipti. Kırım, Kürdistan’da başka türlü yansıma bulmuş, kitleler meydanlarda, „bir aradalık yok“ diye haykırmaya başlamış, „bir arada“ diyenlere „katilerimizle yaşamak, kader değildir“ cevabını vermişlerdir.
Kürdistan’ı, katiline tapan olarak onur seviyesi düşük, vicdanı çürük yerine koyanlar, „katiller“ haykırışıyla yüzüne tükürülen olmuştu. Zulüm tarlalarında güzellik yeşermemiş, Kürdistan teslim olmamıştı. 
12, 13 yaşındaki tacir çocukların katilleri açısından kazançsa eğer, Kürtlerin, bir arada yaşamaya dair istekleri uçurumlaşmış, uçurumun iki yakası bir araya gelemeyecek kadar uzaklaşmıştır.
Sanıyorum gelinen yerde, Kürdistan’ın öncüleri, halkın isteklerini görüp, yaşama paradigmasını yeniden şekillendireceklerdir. Çünkü, hiç bir şey olmamış gibi, restorasyon, rejim cila ve boyasıyla yola devam etme imkanı yok artık. Tek çözüm Kürtlerin kendi kaderlerini avuçlarına almaları.
Çünkü Kürt, „ülkem ayrı, dilim, kültürüm, yaşama biçimim farklı ve katilimle yaşamak, kaderim değildir“ diyor.