TC tarihi kocaman bir kan gölüdür. En büyüklerinin elleri, yüzleri Kürt kanıyla lekeli…
Kanda yüzerek nereye varacaklarını sanıyorlar, bilmiyorum. Ancak AKP iktidarı kana bulanma konusunda, geçmişten geri kalmama cehdiyle koşuyor. Tıpkı ötekiler gibi öldürerek Kürtleri sindirip, Kürdistan meselesini bitireceğine inanıyor, çünkü.
Bu inançla seri cinayetler planlayıp, kandan nehirler akıtarak seri katil prototipi olmaya devam ediyor. O nedenle son Uludere katliamı da tesadüfi değil, Başbakan yardımcısı Beşir Atalay’ın toplama kamplarına ilişkin deyimine denk düşen tanımla tasarlanıp, planlanmış seri cinayetlerden yenisidir. Katliam planlı, katil bellidir.  
 Katliamın Milli Güvenlik kurulu (MGK) toplantısından hemen sonra gerçekleşmesi de tesadüfi değildir.
Çünkü MGK, savaş konseyi ve sabıka kaydı da kabarıktır. 1990’larda kiralık katiller, mafya ile takviyeli ölüm birliklerinin MGK kararıyla oluşturulduğunu, bu gün Türk büyükleri de tekrarlamaktadırlar. AKP farklı yöntemle 1990’lara dönüş yapmış, hayalindeki şiddet makinası generali de bulmuştur.
Fethullah Gülen-Recep Tayyip ikilisinin pek takdir ettiği general Necdet Özel’dir. Özel, orduyu ele geçirme operasyonunda, arkadaşlarına sırtını dönerek göz doldurmuş, mükafat olarak beşinci sıradan birinciye sıçramış ve Genelkurmay Başkanı apoletlerini omuzunda ışıldatmaya başlamıştır. General, savaş kuralı tanımayan acımasız geçmişi nedeniyle Kürtler tarafından kimyasal Necdet (Özel) adıyla anılmaktadır. 
Öldürerek yok etme konusunda, kendisine güven duyanları mahçup etmemek için, Kürdistan kırlarında yürüyen her canlı, atış hedefidir. İnsanlardan başka atlar, eşekler, köpekler bile.
Generalin ordusu, daha iki hafta önce Van’da, iki köylüyü büyük taarruzuna hedef yapmış, daha sonra yanlışlık oldu denmiş ve konu kapanmıştı. Dağlarda bulduğu boş delikler ve koğukların fotoğraflarını, medyaya PKK’nin yedi katlı mağaraları diye servis eden general, son büyük vuruşunu Uludere’de yapmıştır.
Çünkü o, Recep Tayyip-Fethullah Gülen ikilisini Kürdistan fatihi Atatürk yerine koymakta, kendisini de Atatürk’ün paşaları Sakallı Nurettin, Salih Omurtak, Abdullah Alpdoğan, Muıstafa Muğlalı yerine koymaktadır. Onlar gibi kanda banyo yaparak, insanlık suçu işlemekte birinci gelmeye çalışmaktadır.
Muğlalı, Atatürk’ten sonra da hızını kesememiş, 1943 yılında Van’da kaçakçılık gerekçesiyle 33 Kürdü kurşuna dizdirmiş, sonra hapishanede delirerek ölmüştü.
Uludere katliamı da başlangıçta kaçakçılıkla mücadele gibi gösterilmiş, hatta aşağılanıp tekmelenmiş bir ana, babanın oğlu, siyaseten korucu olan AKP Kürdü Hüseyin Çelik kaçakçı savunmasının tutmadığını görünce ikinci bir taklayla katlima „operasyon kazası“ ismini vermek zorunda kalmıştır.
Çünkü bölgede, artık kaçakçılık yok, yıllardan beri süen sınır ticareti vardır. Yaylaları yasaklanmış, sürüleri tahrip, talan edilmiş köylüler, TC ordusu ve denetleyen sivil kurumların izniyle, ihtiyaç duyulan malları öte yana taşıyor, karşılığında mazot ya da bu yakada aranan diğer ürünleri getirip, satarak geçiniyorlardı.
Bu ticaretten rüşvetçiler paylarını, devlet de vergisini alıyordu. O nedenle gizlisi, saklısı yoktu. 40-50 kişinin yer aldığı kervanlar iki yaka arasında işliyordu. 
Anlatılanlara göre kervanı karşılayan askerler, „buradan değil oradan gidin“ diyerek onları tuzak alana yönlendirmiş, Türk uçakları, bir kaç dakika sonra Napalm bombaları yağdırmaya başlamışlardı.
Katledilenlerin büyük çoğunlu çocuk yaşta gençlerdi. Hepsi 16-20 yaşlarındaydı. Dahası korucu ailelerin çocukları ve silahsız oldukları biliniyordu. Ama AKP’nin yeni topyekün savaş planında kurban seçilmişlerdi.
Bir polis ya da askerin eli kanadığında „yüreğimize ateş düştü“ diye yayına geçen, ölenlerin özel hayatlarını destanımsı anlatılarla sunan Türk medyası için katledilen Kürtler birer rakamdan ibaretti. Soğuk 35 rakamı…
Türk medyasının hedefinde, katliama tepki gösteren Kürtler vardı.
Burnu kanayan Türk için ağıtlar yakan Cumhurbaşkanı, Başbakan ve genel Türk büyüğü Fethullah’tan, bu satırların yazıldığı ana kadar bir baş sağlığı sözü bile yoktu.
Somut gerçekler gösteriyor ki, bir coğrafyada ayrışmış, her biri kendi yasını tutan iki halk vardır. Egemen güç için Kürt halkı ortadan kaldırılması gereken düşmandır. Ona biçilen muamele toplu kırım ve toplama kamplarıdır.
O halde gerçeği söyleyen Leyla Zana’ya tepkiler neden? Leyla Zana’nın da dediği gibi bölgenin huzura erişmesi için tek çözüm, Kürdistan’ın keni kaderini belirlemesidir. Birleşmiş Milletler sözleşmesi de bunu meşru hak olarak görüyor.
Barış için başka seçenek de yok.