Bunlar, hiç bir zaman mertlik nedir bilmediler. Şeref denilen üstün değer yargısına yabancı kaldılar.  

Pusucuydular, pusucu kaldılar. Yüz yıldır, Kürtlerin yolunda, kapı eşiği, hayatlarının “pepırık" ve basamaklarında pusu kuruyorlar.

Bu nedenle Newroz, hep pusucunun, insan kanıyla banyo şenliği oldu, katiller için. Kürtler sakınmak için, bu yıl tedbirliydi. Buna rağmen, Amed’de Kemal Kurkut’u pusuya düşürdüler. Müzik öğrencisi, bir insan güzeliydi. Malatya’dan geliyordu. Sırt çantasında, kazağı bir de şiir kitabı vardı.

Polis, şiir kitabını görünce, azılı düşman olduğuna hükmetmiş olmalı ki, bedeninin üstü çıplak ederek aradı. Kalabalıkta çıplaklık, ruhunu incitti, onun. Oradan uzaklaştı. Sonra elinde bıçakla geri döndü. “Üstümde silah arıyorsunuz, işte silah" deyince, Nazilerin Gestapo birliklerinin bile bir masuma yapmadığıyla üstüne namlular boşaltıldı.

Katillerin şenliğiydi. Kemal’in kanı toprağa dökülüyordu.

Kemal, kalabalığın gözü önünde kurşuna dizilmişti. “Çıkan çatışmada, bir terörist silahıyla birlikte ölü olarak ele geçirildi" hükmüyle cinayeti yıkayamadılar. Vali, “üzgünüz" dedi ve katiller temize çıkarıldı.

Kürdistan’da, cinayetler döngüsü hep benzerdir. Namert bir kindarlıkla yurt u ocaklar söndürülüyor, soylar kurutulur. Her defasında katiller masum, katledilenler suçludur.

Kürtler, yüz yıldır başka türlüsünü görmedi.

2015 yılının 14 Ekim’inde, toplanan General ağırlıklı Milli Güvenlik Kurulunda Kürdistan’ı vurma kararı alındı, ordu, polis ve silah yığınağından hemen sonra Botan’ın şehirleriyle Amed surlarına, tanklar, toplar, uçaklarla sefer düzenlendi.

İdil, dumanı tütüyor, hala. Peygamber Nuh’un gemisiyle konduğu kutsal Cudi Dağına bakan Şırnak, düzlüğe kurulu Nusaybin’in harabelerinde baykuşlar ötüyor. Silopi ağır yaralı, Mem û Zinê’nin Dicle kıyısındaki diyarı Cizîra Botan harabelerinin havası da hala, diri diri yakılmış körpecik çocukların eti kokusu.

 Sur, Kürdistan’ın taştan tarihiydi. Şimdi, yerinde kocaman bir boşluk.

7 ay süren muhasarada, diri diri yakılmış liseli, üniversiteli öğrenciler, Miray bebek, Cemile çocuk, Taybet ana dahil tastamam 1200 kişiyi katlettiler.

Kailler hakkında ne bir araştırma, ne de soruşturma…

Ardından Kürt ve Kürdistan’a dair ne varsa sildiler, sesi, sedayı, kelimeleri yasakladılar. Kurumları kapattılar. Heykelleri, sembolleri kaldırdılar.

Onbeş bin öğretmene ek olarak, Türk devlet kapıları ve belediyelerde çalışan ne kadar Kürt varsa, hepsini ırkçı temizlik proğramıyla kapı önüne koydular.

Ve, bütün bu barbarca kırım ve kıyıcılığın Başbakanı Binali Yıldırım, hiç bir şey olmamış gibi, oy zamanı diye Kürdistan kapılarında dilenciydi. “Tork" diye kendini yüceltiyor, “Torkiye" diyor ve ırkçı diktatörlük için avuç açıyor, oy istiyordu.

Bu arada, ötekilerin yüz yıldan beri yaptığı gibi, yalandan mutluluk şatoları inşa edip Kürtlere sunuyordu. Hatta, ırkçı barbarlık yokmuş gibi, dolandırıcı şirinliğiyle, kağıda yazdığı Kürtçe kelimeleri bağırıyordu.

Oysa gazete koleksiyonları, Türk şehirlerinde Kürtçe konuşurken ya da Kürtçe müzik dinlerken tesbit edilmiş Kürtlerin linç hikayeleriyle süslüydü.

Yalakalık, madrabazlık bu kadarla da kalmıyordu.

Mersin’deki Akdeniz Belediyesi Eşbaşkanı Yüksel Mutlu, Paris’te Sakine Cansız’la birlikte katledilen Leyla Şaylemez’in mezarını ziyaret ettiği için, teröre yardım ve yataklık suçlamasıyla yargılanıyordu.

Fakat, oy dilenciliği söz konusu ise eğer, Türk ırkçılığının kinle andığı Kürdistan’ın ulu şehidi Şeyh Said’in adı bile dolandırıcıların kirli, kanlı ağzında pelesenk oluyordu.

Örnek mi? Binali Yıldırım’ın Amed’de yapacağı gösteri için, sokağa gerilen duyuruda şöyle deniliyordu:

“Her evet, Şeyh Sait ve arkadaşlarına fatihadır."

Şeyhin katilleri, kaç oy için ayağına kapanıyorlardı. Oysa Şeyh’ten nefret, ırk Türk devletin başlıca miraslarından biriydi.

Çünkü, o Kürdistan ulusal mücadelesinin ilk öncülerindendir.

Şeyh, ırkçılar, 1908 yılında Osmanlı devletini ele geçirip okullarda Kürt dilini yasakladığında, “tek başıma da kalsam, buna razı olmayacağım" diye ahdedendi, ilk Kürtlerdendi.

Sonraki süreçte, birlik ve dayanışmayı sağlamak için Alevi ile Sünni Kürtler arasında mekik dokuyan, bu amaçla Dersim’e giden Pülümür Deriye Sini yaylasında toplantı yapan da oydu. Ama, başaramadı. Onun yarım bıraktığını, arkadan gelen torunları tamamlayacaktı, yıllar sonra…

Şeyh, iş başa düştüğü için, ilerleyen yaşına rağmen 1925’de başkaldırının öncülüğünü üstlenecekti.  

Bugün, oy dilenciliği yolunda, adını katran karası ağızlarına alanlar, başkaldırı günlerinde Şeyh’i, Amed surları önünde arkadan vuran kiralıkların torunlarıdır.

Onlar, o günden beri Kürt mücadelesi karşısında yer alarak geçiniyorlar.

Ensarioğlu eski bir korucu, Batılı deyimle Baron ailedir. 1925’den beri hizmette, 1950’lerden beri de, geçim dünyasında saltanat kayığının neferidir.

Şeyh’in mezarı yeri ise hala meçhuldur. Dolandırıcı değil, Şeyhi seviyorlarsa eğer,  “Tork" ve “Torkiye Bin Ali"ye mezar yerini açıklatsalar ya…