AKP-MHP ortaklığı Kürt düşmanlığı üzerine bina edilmişti. AKP ve Erdoğan varlığını, iktidarda kalmasını savaşa bağlayacak konuma gelmişti. Irkçı ve savaşçı bir blokla ancak iktidarda kalacaklarını anlamışlardı. Onun için Türkiye’de faşist ve ırkçı tüm kesimleri bir araya getirdiler. Bu ırkçı bloka, Türk halkını manipüle edecekleri bir düşman gerekiyordu. O da hazırdı; yüzyıllık Kürt düşmanlığı, inkar ve imhası!

Ancak ırkçı-faşist Türk bloku savaşı kazanmak için yetmiyordu. Çünkü Kürtler dört parçada örgütlenmiş ve bilinçlenmiş, direnen bir halk konumuna gelmişlerdi. Kürtleri parçalamak, birliklerini darbelemek ve enerjilerini birbirlerine karşı kullanmak için bir Kürt ayağına ihtiyaçları vardı. Türk yönetimleri bu konularda oldukça deneyimliler ve hiç bir insani kaygıları ve yaklaşımları olmamıştır. Tüm Kürt katliamlarında ve ezme, imha saldırılarında mutlaka işbirlikçi-hain bir Kürt ayağını oluşturmuşlardır. Kürtler uzun yıllar işgal ve yabancı yönetimler altında kaldığı için hep bir işbirlikçi ve hain damarı olmuştur. 

AKP Hükümeti 24 Temmuz’dan beri Kürtlere karşı topyekün bir savaş ilan etti. Başta Cizre ve Sur olmak üzere on şehri yerle bir etti. Kitlesel katliamlar, tutuklamalar ve işkencelere başvurdu. Darbe tezgahlarıyla OHAL ilan etti. Yüzbinlerce insan soruşturmaya uğradı, işten atıldı, basın susturuldu vb. Dağ taş iki yıldır bombalanıyor. Tüm dış ittifaklar ve olanaklar Kürtleri ezmek için kullanılıyor. Suriye’ye orduyu sokup oradaki Kürtleri de tasfiye etmeyi direkt üslenir oldular. DAİŞ, El Nusra gibi taşeronlarla sonuç alamayınca kendileri savaşa girdiler. ABD ve Rusya’ya her türlü şantajı yaptılar, tavizi verdiler. 

Bu savaş ve kriz ortamında referanduma giderek Erdoğan kendisine koruma kalkanı oluşturmak istedi. Normal şartlarda tekçi ve despotik bir yönetim kuramazdı. Bu açıdan savaşı ve krizi derinleştirmeye, Türk halkını da adeta seçeneksiz bırakmaya çalıştı. Savaş dışında bir seçenek ihtimali çıkmasın diye Bahçeli de inisiyatif alarak savaş blokunu perçinledi. 

CHP’yi de bir biçimde muhalefet edemez duruma getirerek savaşın önünü açmaya ve dikta rejimini yerleştirmeye çalışıyorlar. Çünkü ABD ve Avrupa’nın bu faşist tırmanışı desteklemeyeceklerini biliyorlardı. Nitekim şu anda açık olarak görülüyor ki, Avrupa ve ABD diktatörülüğe ve ırkçılığa, mezhepçiliğe dayalı Erdoğan tekçiliğini desteklemiyor.

Bölge devletlerinin hiç birisi Erdoğan’ın mezhepçiliğe dayalı politikalarını desteklemiyor. Erdoğan, Mısır’ı yitirdi. Eskiden niye darbe oldu, dünya sessiz kaldı diye efeleniyordu. Şimdi Mursi’yi ağzına bile alamıyor. Arabistan ve Katar bile daha dikkatli yaklaşmaya bakıyor. İran ve Irak’tan istediği desteği alamıyor. Rusya bundan fazlasına göz yummaz. Esad’lı bir çözüme razı olmalarına rağmen Suriye’nin Erdoğan’a güvenmesi ve destek vermesi için hiç bir neden yok. 

Kuzey Kürdistan’daki katliamlar, ajanlaştırma ve koruculuğu canlandırma çabalarına rağmen Erdoğan Kürtlerden istediği desteği devşiremiyor. Kendilerini satan, ailelerine ve kendilerine çıkar sağlayan hain bir kesim var. Ama bunlara dayanarak savaştan sonuç alma olanağı yok. Bu konuda yoğun çalışmaya devam ediyorlar. 

Bölgede ve Kürtlerden AKP ve Türk devletinin elinde kala kala KDP kaldı. Dikkat edelim KDP dışında iç ve dış politikasını Türk hükümetine göre şekillendiren ve ona destek veren başka bir güç yok. Güneyli diğer parti ve çevreler de Türk devletinin ırkçı ve Kürt düşmanı politikalarından rahatsız. KDP ise PKK ve PYD ile olan çelişkilerini Kürtler arası bir çelişki olarak görüp görüşme ve diyalogla çözme yerine onları bertaraf ederek aşmaya çalışıyor. Tam bir akıl tutulması. PKK ve KCK defalarca birlik çağrıları yaptı. Kongre ve konferanslar yapalım. Kürtler arası sorunları Kürtlerin zemininde tartışıp çözelim, dedi. Ama KDP buna yanaşmadı. Dört parçada halk birlik ve ittifak arzularken KDP hep bundan uzak durdu.

KDP, PYD dahil tüm Kürt örgütleriye dostluk ve dayanışma içinde olacağına bazı parti ve gurupları Türkiye’nin kucağına da oturtarak PYD ve diğer kesimlere düşmanlık temelinde politika yürütttü. Orada ortaya çıkan iradeyi ve kazanımları tanımadı. Sınır kapılarını kapatarak ambargo uyguladı. En son PKK ısrarla görüşmeler ve diyalog yoluyla sorunları çözmek için girişimlerde bulundu. Şengal için de oldukça makul öneriler sundu. YNK, Êzîdîleri ve diğer güçleri de katarak ortak bir çözüm bulalım, dedi. Diyalog yönetimiyle çözmede ısrarlı oldu. Ancak KDP tüm bu girişimleri bir kenara attı. En büyük Kürt partilerinden biri olan PKK’yle görüşme yerine yönünü Ankara’ya verdi. Hep onlarla görüştü. Gizli kapaklı ilişkilere girdi. Barzani Ankara’da iken Türk ordusu Suriye’ye girdi. Yine Barzani Ankara’dan döner dönmez silahlı güçleri Şengal’e sevketti. Araya giren, görüşmeye giden gerillaları bile öldürecek kadar gözü kara davrandılar.

Erdoğan’ın acelesi vardı. Minbic ve Kuzey’e dönük büyük saldırıları planlamıştı. Bir cepheyi de KDP eliyle açmak istediler. KDP’nin Ankara’dan döner dönmez böyle acele harekete geçmesi, kendisini açıktan deşifre etmesi açık ki, Ankara’nin dayatmasıydı. 

KDP’nin Kürtlere karşı yürütülen savaşa dahil olması ona kazandırmayacaktır. Kürtlere zarar vereceği kesindir. Ancak kendisi de zarar ve hasar görmeden bu süreçten çıkamayacaktır. Geleceğini ve bölge politikasını Erdoğan ve AKP’ye bu kadar bağlaması onun hareket alanını daraltacaktır. Kürtler nezdinde itibarına ve inandırıcılığına büyük darbe indirecektir. Barzani artık “birakujî olmayacak” deyip halka güven vermeye çalışıyordu. Üstelik AKP-MHP gibi ırkçı ve Kürt düşmanı bir gücün uğruna, onların safında, rakip gördüğü Kürtlere saldırarak, kanlarını dökerek nasıl kendisini savunacaktır!