Rojbîn EKİN

 

Türkiye’de 24 Haziran’da gerçekleştirilen ve meşruluğu hala tartışılan seçimlerin ardından milletvekilleri 8 Temmuz’da, Tayyip Erdoğan ise 9 Temmuz’da yemin etti. 24 Haziran’da gerçekleşen seçimlerin Türkiye kamuoyunun yüzde ellisinden fazlası tarafından kabul gördüğü ve benimsendiği söylenemez. Çünkü seçimin gerçekleştirildiği OHAL koşulları, sandık hileleri, muhalif parti ve tabanları üzerindeki baskı, şiddet, terör ve seçim gecesi yapılan siyasi darbe hala tartışılıp konuşuluyor.

Erdoğan’ın bundan sonra başkanlık edeceği Türkiye toplumu büyük bir kaygı içinde; hakim hava tekçi, totaliter bir rejimin toplumun özgürlük alanlarını daha da daraltacağı ve toplumu nefessiz bırakacağı yönünde. Laik ve ulusalcı kesilen parti ve tabanlarının bu durum karşısındaki tavırsızlığı, büyük bir toplumsal muhalefete, demokratik bir cepheye dönüşemeyen tepkisizliği, Türkiye toplumundaki umutsuzluğu da arttırıyor.

HDP’nin mecliste 67 milletvekiliyle temsilini bulması, tartışmasız büyük bir başarıydı. HDP çatısı altında kendisini ifade eden, bulan herkesi sevindirdi. Faşizmin ağır baskısı altında bulunan HDP seçmeni ve üyeleri, yılmadan, diz çökmeden mücadeleye devam etti ve Türkiye meclisinin 3’üncü partisi oldu. HDP tabanının oylarıyla seçilen milletvekillerini kuşkusuz daha yoğun bir mücadele süreci bekliyor.

Buraya bir nokta koyarak, 9 Temmuz’da gerçekleşen cumhurbaşkanlığı yemin törenine Güney Kürdistan Bölgesi Başbakanı Neçirvan Barzani’nin ne amaçla davet edildiğine biraz da bakalım. Bu davet ve ziyaretin Güney Kürdistan sınırları içerisinde bulunan Bradost bölgesine yönelik Türk devletinin 11 Mart’ta başlattığı ve hala devam eden işgal operasyonu sürecinde gerçekleşmesi, işgal operasyonuna KDP’nin de Türkiye ile anlaşarak destek verdiği iddialarını doğruluyor. İşgal operasyonunun gerçekleştiği bölge, KDP güçlerinin denetiminde ve geçtiğimiz ay içerisinde peşmerge güçleriyle Türk askerlerinin bir arada göründüğü fotoğraflar ve görüntüler Kürt basınında da geniş bir yer buldu. Neredeyse her gün ağır bombardıman altına alınan bölge, sivil yerleşim alanları. Siviller katlediliyor, hayvanlar öldürülüyor ve ormanlar yakılıyor.

Kürdistan Bölge Hükümeti Başkanı Neçirvan Barzani, bu işgal planını ve operasyonunu desteklediğini geçtiğimiz günlerde PKK’yi “işgalci güç” olarak gördüğü yönünde yapmış olduğu açıklamayla da doğrulamış oldu. PKK’yi tasfiye etmek üzerinden kendisini var edeceği ve iktidarını süreklileştireceği tartışmaları, başta Güney Kürdistan halkı olmak üzere Kürdistan’ın diğer parçalarında da yoğunca yürütülüyor.

KDP, Kürdistan’ın dört parçası ve bölgede daha etkin bir parti haline gelmeme önünde, en büyük engel olarak PKK’yi görüyor. PKK’nin etkinlik sağladığı tüm parçalarda, PKK’yi tasfiye etme planları yapan tüm güçlerle işbirliği içerisinde oldu. Bir bakıma PKK’yi tasfiye etmeyi ve bitirmeyi tercih etmesinin de bu amaçla olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu, aynı zamanda Erdoğan’ın da izlediği bir stratejidir. Birbiriyle kader ortaklığı yapan ve varlığını PKK’nin tasfiye edilmesi üzerinden kalıcılaştırmayı planlayan bu iki gücün birbirini kucaklaması, bu açıdan şaşırtıcı değildir. KDP’nin başta Mahabad Kürt Cumhuriyeti Kurucusu Qazî Muhammed olmak üzere diğer Kürt parti ve liderlerine karşı içine girmiş olduğu ihanet durumu, hala çok canlı bir hafıza olarak duruyor.

Peki günümüz koşullarında ve PKK’nin geldiği düzey, elde etmiş olduğu kazanımlar gözetildiğinde KDP ve işbirliği içerisinde olduğu güçlerin, Kürdistan’ın dört parçasında büyük bir etki alanı bulunan ve geniş bir tabana sahip olan PKK’nin bitirilmesi için geliştirdiği tasfiye planları başarılı olur mu?  PKK’nin etkide bulunduğu taban düşünüldüğünde, bu planı yapan güçlerin yanıldığı tespitini yapmak yerinde olacaktır. Çünkü Kürtlerin içinde bulunmuş olduğu konjonktür değişmiştir. Kürdistan halkı 1960 ve ’70’lerdeki halk gerçeğini aşmış, soykırım plan ve tehditleri karşısında daha örgütlü, bilinçli ve birleşmeyi esas alan bir yapı haline gelmiştir.

Türk devletinin Güney Kürdistan işgal operasyonları sürerken, halkın Türk işgal girişimine karşı Kandil’e gidip canlı kalkan olması ve işgale karşı başta siyasi çevreler olmak üzere, toplumun tüm kesiminin göstermiş olduğu ve giderek artan tepkiler, Neçirvan Barzani ve Erdoğan’ın kader ortaklığını bozacaktır. Bu ortaklık her iki gücün başarısını değil, aksine sonunu da getirebilir.