
Tarih 3 Temmuz 1993, gazetelerin bazılarındaki ortak başlık; “Aziz Nesin tahrik etti, 37 ölü var!” Bugün “Tahrikçi Aziz Nesin”in ruhu hala İstanbul’da dolaşıyor. 'İflah olmaz, yola gelmez' ruhunu oğluna da aksetmiş olacak ki, Ahmet Nesin Özgür Gündem Gazetesi nöbetçi yayın yönetmenliği yaptığı için tutuklanıyor! Bugünün bilinen havuz medyasının bir bölümü “Şeriatçı kalkışma, 37 ölü var!” diye başlık atmış, o günden bugüne devşirme din tüccarlığı yapan medyacık ise 10 Ekim 2015 Ankara Katliamı'nda ne yazdıysa benzeri şeyleri yazmıştı.
Dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve Cumbabası Demirel; “Çok şükür halkımıza bir şey olmadı!”, dönemin Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz “Bu kadar ölü, bir futbol maçında bile oluyor!” demiştir.
Oysa Madımak Katliamı, o gün planlanan bir katliam değildi. Madımak Katliamı'nı yapanlar için katliam yapmak bir gelenek ve sıradanlaşmış bir işti! Katiller fetvayı taa Bizans'tan, Selçuklu'dan, Osmanlı devlet geleneğinden ve şeyhülislamlarından almışlardı. “Kızılbaşlar mum söndü yapıyorlar” hakaretini ilk yapanlar Bizanslılardı. Ve Bizans devletine göre de Kızılbaşların katli vacipti. 1239'da Malya Ovası'nda 'canlı bir tek kişi kalmamacasına katledilen' Baba İshak yarenlerine gücü yetmeyen Selçuklu, Bizans'tan devşirdiği zırhlı güçlerle ortak bir katliam yapmıştı. Peki Bizans'ın, Selçuklu'nun, Osmanlı'nın ve Madımak Katliamı'nı yapanların ortak yönü neydi? Bunlara göre neden Kızılbaşların katli vacipti?
Çünkü bunlar inancın hakikat yönüyle değil, dini devletin aracı yapmakla meşguldü.
Bu iktidarlara göre Kızılbaşlar önemli bir tehlikeydi! Merkezi iktidara boyun eğmiyorlar, devlete vergi vermeyip kendi ocaklarına Hakulah veriyorlardı. Devşirme asker vermiyorlardı. Davalarını kadıların ve imparatorluk engizisyonunun yönettiği şeriat mahkemelerine götürmüyorlar, kendi yol ve erkanına göre cemlerinde çözüyorlardı. Eşit ve paylaşımcı bir yaşamı savunuyorlar, vahiy ve kitaba yeni yorum getiriyor, imparatorlukların besleme ruhban ve ulema sınıfını tanımıyorlardı! “Daha da vahim olanı” kadın erkek ayrımı yapmadan cem oluyorlar, cemlerinde saz çalıyorlardı!.. Kızılbaşların katli elbette vacip olmalıydı, zira Patrik ve Şeyhülislam böyle fetva vermemiş miydi?
Bizans'a göre “Patrikhanenin tanımına göre Hıristiyan olmayanlar ölümü hak ediyordu.” Bizans’ın Hıristiyanlığı Patrikhane’nin tanımına göre, Osmanlı’nın İslam’ı Şeyhülislamın tanımına göreydi. Ne Bizans ve Patrikhanesi İsa Mesih Ruhullah’ın Hıristiyanlığını ne de Osmanlı Şeyhülislamlığı Muhammet Mustafa Habibullah’ın İslamlığını benimsiyordu! Din bugün nasıl ulus devletlerin diniyse, o gün de imparatorlukların diniydi. Selçuklu ve Osmanlı'ya göre “Müslüman olmayanların katli vacipti.” Kızılbaşlar da “yoldan çıkmış Rafızi ve mülhitti!” Kızılbaşlar öz yurtlarında baskı, zulüm, sürgün ve katliamlardan yaşayamaz hale gelmişlerdi.
Yüzyıllar sonra Çelebi Mehmet'in (nasıl çelebiyse artık) II. Mehmet’in (Fatih) Yavuz'un, Kanuni Süleyman’ın, Fetvacı İbn Kemal ve Ebusuud Efendi'nin, Kuyucu Murat Paşa'nın, 2. Mahmut'un…
Koçgiri ve Dersim'de devlet adına katliam yapan Sakallı Nurettin Paşa ve Topal Osman'ın, 'dünyanın ilk kadın pilotu' Sabiha Gökçen’in (ki dünyanın ilk toplu katliamcı erkek devşirmesi kadınıdır!) Maraş, Çorum, Gazi, Madımak Katliamı'nı yapanlarla soydaşlıkları vardır. Bunlar bir anlamda 'ülküdaş'tır. 'Ülküdaş' olan katiller, soyundan geldikleri 'ecdadın' vasiyetini tutmayacak mıydı? Ne de olsa okullarda okutulan tarih kitaplarında, camilerde okunan hutbelerde Kızılbaşlar için 'isyancı, bozguncu, devlet düşmanı' deniyordu. Devlet 'mübarek'ti ve 'mübarek' olana itiraz etmenin, başkaldırmanın cezası ölümdü!
Madımak Katliamı ırkçı, inkarcı devletin belleğinde yarım kalan Koçgiri Katliamı'nın tamamlanmasıdır. Madımak Katliamı'nda Alişêr ve Zarife Ana bir kere daha katledilmiştir. Madımak Katliamı'yla, o dönemde Kürt demokratik hareketinin gelişip batıya ve Türkmen Alevilere ulaşmasının önü alınmak istenmiştir! Madımak Muaviye Soylu, Yezit Huylu devlet için güncel Kerbela’dır!
Madımak Katliamı bir günde olup bitmemiştir. Madımak Katliamı bin yıllık devlet geleneğinin yarattığı 'kendinden olmayanı kendine benzet, benzetemezsen yok et!' zihniyetinin ürünüdür. Türkiye'deki katliamlar ve 'Faili meçhul' cinayetler farklılıklara tahammül edemeyen bu ırkçı zihniyetin ve kirli tarihin ürünüdür…
23 yıldır Madımak'ta yapılan katliamın izleri hala duruyor. 'Güçlü' devletin gücü her şeye yetiyor ama Madımak Oteli'ni kamulaştırıp müze yapmaya yetmiyor. 1993'ten bu yana kaç cezaevi yapılmıştır? Kaç hortumcuya ihale verilmiş ve yapıların temeli dahi ortada kalmıştır? Kaç banka batırılmıştır? Kaç askeri operasyon yapılmıştır? Kaç 'Deniz Feneri' söndürülmüştür? Örtülüsünden, açığından kaç bütçe batırılmıştır? Kaç 17/25 Aralık rezaleti yaşanmıştır?..
Ama 'güçlü devletin' gücü Madımak Oteli'ni kamulaştırmaya yetmiyor! Şimdi güya 'kamulaştırıldı' ama 'anı evi' yapmak için!.. Kim sizden anı evi istedi ki? İşi sulandırmayın efendiler. Ne anısı? Orada yaşanan anımsanacak güzel anılar değil ki!.. Katliamın 'anısı' aklımızda kalsın diye mi yapıyorsunuz bunu? Oysa biz Utanç Müzesi istiyoruz. Yoksa Utanç Müzesi kavramı sizi utandırıyor mu? Bunu katliama sessiz kalarak, katliamcılara destek vererek, katliama ortak olduğunuz zaman düşünecektiniz!..
Toplumun demokrasi, adalet, eşitlik ve özgürlük talepleri söz konusu olduğunda adeta bileğinden güç, tüfeğinden gaz bombası fışkıran “kudretli devletin gücü 20 yıl boyunca Fransa'da tatil yapan Madımak katili Cafer Erçakmak'ı Türkiye'ye getirmeye yetmedi!” diyorduk. Meğerse 'yüce devlet' Erçakmak Efendiyi huzur içinde ölsün diye Sivas’ta hem de Madımak Oteline 500 m. mesafede misafir ediyormuş.
Madımak Katliamı fiilen 2 Temmuz 1993 tarihinde oldu. Katliamcılar kendilerine öğretilen tarihin küçük bir tatbikatını yaptı. Ancak Madımak Katliamı mahalle baskısıyla, zihinsel, kültürel, inançsal yozlaşma ile devam ediyor. Alevilik hala yasaklı bir inanç! Hala 'farklı olanı kendine benzet, benzetemesen yok et!' zihniyeti ne yazık ki meşru ve güçlü!
Madımak Katliamı'nda devletin parmağı var mıydı? Bu soru sıkça sorulur! Cevap; hayır parmağı yoktu. Eli, ayağı, gözü, kulağı... Yani kendisi vardı! “Her şeye muktedir olan, güçlü ve adil olan devletin” gücü “Kendi içinde örgütlenen ve herhangi bir kalkışmada güçlerinin ne olduğu merak edilen!” (Bu cümleyi bir istihbarat yetkilisi, dönemin bakanlarından Mustafa Kul’a söylemiştir) gerici, faşist güruha yetmedi!
Pir Sultan Abdal'ı anmak için yapılan programını, aslında dönemin Kültür Bakanlığı'nın düzenlediğini söylemiştik. Bu katliamın ilginç, gizemli ve karanlık yanlarından biri de Susurluk çetelerinin üzerine çok giden ve demokrat kimliğiyle bildiğimiz, dönemin Kültür Bakanı Sayın Fikri Sağlar'ın 23 yıldır konu hakkında konuşmuyor olmasıdır! Madımak Katliamı sonrasında “Bir hukuk süreci” işlemiş (midir?). Ama bu 'hukuk süreci' katliamcıları, tesadüfen bir araya gelmiş 'göstericiler' olarak yorumlamış ve yargılamayı bu zihniyetle yapmıştır. Devletin bütün kurumları Madımak Katliamı'nın yapıldığı anda ve yargılama sürecinde dolaylı veya direkt olarak katillerden yana taraf olmuştur. Örneğin, canlarımızın Madımak Oteli'ne kıstırıldığı ve katiller tarafından yakma hazırlığı yapıldığı anda, küçük bir askeri birlik otelin önüne gelmiştir. Katil sürüsü hep bir ağızdan “Asker Bosna'ya” ve arkasından “En büyük asker bizim asker!” sloganını atmış ve askeri birlik gerisin geriye otelin önünden ayrılmıştır. Katliamdan sağ kurtulan bir dostum şu çarpıcı gerçeği anlatmıştı: “Otelin içine kıstırıldık. Dışarıda biriken katiller azgınca bağırıyor, sloganlar atıyor, habire camlardan taş yağdırıyorlar. Biz kurtulmak için ne yapabiliriz diye çaresizce düşünürken, elektrikler kesildi. Ve içeriye birinin girdiğini gördük. Ama içeriye gireni ortam karanlık olduğundan ancak bir karartı olarak görüyorduk. İçeriye giren kişi çakmağını yaktı ve onun rütbeli bir asker olduğunu gördük. İçinizde asker var mı? diye sordu, biz yok deyince çıkıp gitti! Birkaç dakika sonra yine içeride bir karartı gördük. Ve o da elindeki çakmağı yakıp, içinizde polis var mı? dediğinde çakmağın ışığından onun bir polis olduğunu gördük! Hayır. Cevabını alınca o da çıkıp gitti! Ve bir dakika sonra oteli ateşe verdiler.”
Yani asker ve polis oteli ateşe vermeden önce 'bir ortam yoklaması' yapmış ve 'temiz' olduğunu görünce yakarak katletme girişimine bir engel kalmamıştır! Bütün bu gerçeklere karşın Genelkurmay Başkanlığı katliamdan sonra “Garnizon Komutanlığı'nın katliamda bir güvenlik zaafı var mı?” araştırması yapmış ve tabii ki 'yoktur' sonucuna varmıştır! Yine bir devlet kurumu olan belediye, katliama ortam hazırlamıştır! Katliamdan önce saldırganlara kolaylık olsun diye Madımak Oteli'nin önüne “Yol onarma” bahanesi ile parke taşı dökülmüş ve katliamcılar bu taşlarla hiç zorlanmadan otelin camını, çerçevesini aşağıya indirmiştir. Dönemin Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu katil sürüsünü 'sefere çıkan mücahitler' gibi gördüğünden “Önce şunların ruhuna bir Fatiha okuyalım!” demiş… (Aynı tezgahın bir benzeri Maraş Katliamı'nda uygulanmıştır. Maraş Katliamı 19 - 24 Aralık tarihleri arasında yapılmış ve katliamcıların bir bölümü 'milli piyango satıcısı' görüntüsünde önceden Maraş'a gelmiştir.)
Madımak Katliamı'nın aktörlerinden birisi de kentte dini söylemler içeren bildiriler dağıtan ve Sivas'a Pir Sultan Abdal'ı anmak için gelen canlarımızı hedef gösteren yerel basındır. Valilik, yargı ve Sivas Müftülüğü dini bir dil kullanan bildiriler dağıtan 'din kardeşleri' ile yine dini zihniyetle manşetler atıp hedef gösteren yerel basının kışkırtmaları karşısında sessiz kalmıştır. Bu tavrın hukuk içindeki yorumu, katliama zemin hazırlamak, katile yardım ve yataklık etmektir. Tabii hukuk bağımsız ve objektif olursa!
Oysa Sivas diğer birçok kentimiz gibi çok kültürlü bir kentti. Önce Sivas'taki Ermeniler “Tehcir Kanunu” ile sürgüne gönderildi. Sonra, Topal Osman marifeti ile Koçgiri'de Kürt Aleviler katledildi. Koçgiri Katliamı ile resmi ideoloji, tek kimlik konseptinin temelini attı. Katliamdan kalanlardan etkili olan aile ve bireyler sürgüne gönderildi. Akabinde özellikle Alevi köyleri yoksulluğa mahkum edilerek göçe zorlandı. Büyük bir Alevi nüfus Sivas'tan Avrupa ülkelerine işçi olarak gitmek, batıdaki metropol kentlerine göç etmek zorunda kaldılar. Görüldüğü gibi resmi ideolojinin tek tipleştirme projesi sadece katliamdan ibaret değil. Asimilasyon, korkutma ve sindirme, yoksulluğa mahkum ederek göçe zorlama... Bütün bunlara rağmen sonuç alamadıysa, katliam!...
Peki neden Sivas, neden Pir Sultan Abdal anma programı?
Sivas yüzyılların çok kültürlü bir kenti, bir halklar ve inançlar gülistanıdır. Bu topraklarda özellikle Emlek ve Çamşıxı (Divriği yöresi) bölgesinde Alevi Kültürünün Yol Uluları ve Hak ve Hakikat Aşıkları yetişmiştir. Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Hüseyin Abdal, Ademi Baba, Agahi, Aşık Veysel, Feyzullah Çınar, Ali İzzet Özkan, Mahmut Erdal ve daha birçok aşık û sadık Sivaslı'dır. Pir Sultan Abdal resmi tarihe göre bir “Sergerde”dir. Çünkü 'Osmanlı'ya başkaldırmıştır!' Sivas doğu ile batı (Kürt, Türk Halkları) arasında kültürel, inançsal ve sosyolojik olarak bir geçiş noktasıdır. Hem doğulu hem de batılı bir kenttir. Aleviler, Sünniler, Kürtler, Türkler, Ermeniler için köklü aidiyet duygusunun olduğu kadim bir kenttir. Doğu-batı kültürleri arasında bir katalizör rolü vardır Sivas'ın. Tarihi İpek Yolu'nun Karadeniz'e uzanan ayağı Sivas'tan geçmektedir. Sivas'a başka diyarlardan gelen insanlar bu kentte yabancılık çekmemekte, kentte kendilerine ait kültürel, inançsal özellikler gördüklerinden, kendilerini buraya ait görmektedirler. Tek tipleştirme amacı taşıyan zihniyet açısından 'halli cihetine gidilmesi lüzum eden' bir 'tehlikedir!' Ayrıca Pir Sultan Abdal'ı “İsyancı, başıbozuk” olarak gösteren resmi tarih, O'nun yolundan gidenlere de aynı gözle bakarak Alevileri suçluluk psikolojisine mahkum etmek istemiştir. Şöyle ki; resmi tarihte hep katliama uğrayanlar 'suçludur, katliamı hak etmiştir!” Çünkü “Devlete başkaldırmanın cezası ölümden başka ne olabilir ki?” Resmi tarih katliamlarını 'haklı, meşru ve devletin bekası için!' göstermek amacıyla Alevi toplumunun tarihini 'isyanlar tarihi' olarak göstermiştir. Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve cumhuriyet döneminde Sivas'takine benzer bir resmi uygulama Yukarı Mezopotamya'dan başlayıp Anadolu'nun batı ucuna kadar uzanan hat üzerinde bulunan Hatay, Antep, Maraş, Adıyaman, Malatya, Sivas, Yozgat (Bozok Yaylası), Tokat (Kazova), Amasya, Çorum, Kırşehir kentleri için de yapılmıştır ve güzergahın hep 'ıslah edilmesi lüzum etmiştir!' Zira resmi tarihi yapanların hafızası 'nisyan ile malul' değildir. 1239'da hak için yola çıkan Baba İshak ve yarenleri Dede Kargın'dan el aldıklarında bu hat üzerinde yürüdüler. Hacı Bektaş, Şemsi Tebrizi, Pir Sultan Abdal, Baba Musa (Süklün Koca) Baba Zünnun, Kalender Çelebi bu hat üzerine yürüdüler. Ve bu Ulu Kişiler resmi tarih için hep 'tehlike' arz etti. Katliam, baskı, sindirme ve asimilasyon ile yapabildiklerini yaptılar. 'Nihai netice' alamayınca bu sefer bu 'ulu kişiler'den bazılarına sahip çıkıp kendilerine benzetmeye çalıştılar. (Ne yazık ki, bu çabalarında da önemli başarılar sağladılar!) Bozok Yaylası'ında (Yozgat), Kazova'da (Tokat) yapılan katliamlarda adeta kan gövdeyi götürdü! Ama günümüzde bu hakikat neredeyse unutulmuş durumdadır!
Madımak Katliamı sekiz saatte yapılmış bir katliam değildir. Tıpkı Malatya, Maraş, 1. Sivas Katliamı (4 Eylül 1978, Çorum, Gazi, Gezi katliamları gibi bir hazırlık ve provokasyon evresi vardır. Bu evrede “Tüm güçler durumdan vazife çıkarıp gerekeni yaparlar!”, katliam olur biter, devlet ortada yoktur! “Tüm müdahalelere, yurttaşın can ve mal güvenliği için alınan tedbirlere rağmen acı olaylar yaşanmıştır. Suçlular bulunup yargılanacaktır!” Kenan Evren (Annem, ışıklar içinde olsun, ona Kenan Mervan derdi.) 12 Eylül'de devrimci, demokratlar için “Asmayalım da besleyelim mi?” dedi ve 17 yaşındaki Erdal Eren dahil birçok değerler abidesi insanı astı. Diyarbakır Zindanı Kürt halkını 'ıslah etmek' adına bir cehenneme çevrildi. Ama bazılarına ne işkence edildi ne de sorgulandı. Onlar devletin yedek gücüydü ve devlet tarafından beslendiler. Bu beslemeler Madımak'ta canlarımızı yakanlardır. Bu beslemeler bugün IŞİD ile işbirliği yapıp toplu katliam yapan canilerdir. Beslemelerine örtülü ödeneklerden inanılmaz miktarlarda paralar, kırmızı pasaportlar verilir, beslemeler 'canı sıkılmış gençler'dir. Ve yine 12 Eylül Faşizmi ile onun devam eden zihniyeti zorunlu hale getirilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi yanında tüm eğitim programını din dersi yaparak, müfredata ve ders kitaplarına enjekte edilen ırkçı tarih anlayışının yetiştirdiği beslemeler her an her yerde katliama devam ediyorlar!
Madımak Katliamı'nda 11 yaşındaki Koray Kaya şahsında çocukça duygularımız, çocukluğumuz katledildi. 70 yaşındaki araştırmacı, edebiyat eleştirmeni Asım Bezirci şahsında kültürel belleğimiz, Muhlis Akarsu, Nesimi Çimen, Hasret Gültekin şahsında sazımız, sözümüz, deyişlerimiz, halklar arasındaki dayanışma ve kardeşlik bilincimiz katledildi. 17 kadın yarenimiz şahsında semahımız, özgürleşme yolunda ilerleyen kadınlığımız, Hollanda yurttaşı Carina Cuanna şahsında kültür ve inancımızın enternasyonal dayanışma ruhu katledilmiştir. Şimdi 'hukuk kurumu', ”Dava zaman aşımına uğradı!” diyor. Davayı zaman aşımına uğratan, aklı ve vicdanı zaman aşımına uğrayan AKP, devlet ve onun hukukçularıdır. Bu dava bitmedi, bitmeyecek. Sadece Madımak Katliamı'nın değil, Şeyh Bedrettin’i, Pir Sultan Abdal’ı, Seyit Rıza’yı idama mahkum ederlerden, tarihte yapılan tüm katliamların hukuk çerçevesinde ve insanlık vicdanıyla hesabı sorulana kadar dava devam edecek efendiler! 'Biz vardık, varız, var olacağız!'
Eşit yurttaşlık hakkı ve çok kimlikli, çok kültürlü, çok (farklılık anlamında) inançlı, laik, demokratik, eşit ve özgür Türkiye için mücadeleye devam edeceğiz...