Direnişin bıçağını Leyla dövüyor, inancıyla. Cezaevlerinde binler, suya veriyor çeliğini. Nasır Güney Kürdistan’da desenliyor etrafını. Galler’de İmam Şiş, keskinliğini test ediyor, yüreğine saplıyor sessizliğin. Toronto’da Yusuf İba, kıyıma uğrayan Kızılderililere hediye ediyor. Strasbourg’da 14 kişi, direniş destanına son şekli verip, bileyliyor durmadan.
BARIŞ BALSEÇER / STRASBOURG
Kürt’ün Leylaları. Acıların, direnişlerin, masalların ve efsanelerin Leylaları…Ortadoğu’yu kana bulayan IŞİD çetelerinin, Şengal’i işgal edip; katlettiği, köleleştirdiği binlerce Leyla’dan, hayatta kalan birisinin hikayesine ulaşabildik. Kardeşi, Leyla’ya ulaşmak için nelere katlanmamıştı ki. Kardeşinin, Leyla’yı karanlıktan aldığı gün kulağına fısıldadığı, “Leyla, bin defa yaralı kardeşim, bu sen misin?” cümlesine takıldı yüreğim saatlerce. Sesin tonu kulağıma yapıştı, günlerdir.
Taş kesmiş insanlığın sokaklarından geçiyorum, direnişin örüldüğü yere doğru. Tanık olduğum 14 kişi. Yüzlerce kişilik direniş halkaları, bine dönüşecekmiş. Betondan yüzlerin arasından geçerken, perdesinin arkasına gizlenmiş kimliksizliğe tanık oluyorum, durmadan. Kim özgür, kim tutsak?
Şikayet eden sürülerin sessizliği ile örülmüş hapishane bu kent, sadece. Başka bir kentte böyledir eminim. Bir lokma ekmek peşinden koşarken, insanlığa ait bütün değerleri küçücük odalarında ki mezarlara gömmüş bir kitle sanki bütün bunlar. Merhabasına yabancılaştım sokakların. Sessizliğin gürültüsü çok rahatsız edici artık. Asıl gürültü buymuş meğersem. Sessizliğin bu sesi, asıl beni rahatsız eden.
14 kişinin direniş alanına, herkesin rahatlıkla gelmesi mümkün. Mümkünü yerine getirmenin bile bu kadar zorlandığı bir dönem olmuş mudur, bilmedim. Kulaklarım da görmedi. Gözlerim ise duymadı. Bunun nedeni, sessizliğe bir anlam veremeyişim, herşeyin anlamının ve görevinin ve bilincinin yerdeğiştirmesi bundanmış. Kulak göze, göz kulağa dönüşerek kendisinden kaçıyor durmadan.
İnsan kendisi değilse, göz görmez; duymaya çalışır. Kulak duymaz; görmeye çalışır artık. Biz bizim destanlarımızı yazıyoruz, kendi kilamlarımıza ses oluyor, kendi düşümüze dünya yaratıyoruz artık. İnsanın insanlık gibi bir derdi bile kalmamış meğersem. Duyular bile ezberini bozmaktan yana. Ezberini bozmayan ise, gün be gün ölmeyi, gün be gün emek sarfederken dilenci konumuna gelen ve direnmeyen, direnişin cümlesini unutanlarmış.
14 kişinin direniş alanına baktığımda daha net görüyorum zaman geçtikçe. Onlar özgür iken, onlara hapis ören yığınlarmışız sadece.
Masalın Leyla’sından gerçeğin Leyla’sına ulaşmak gerekirken, onun cümlesinden destan yazmak gerekirken bizler, çağımızın peygamberi olan o beyaz ekrandan yalanın ve talanın ayetlerini okuyoruz sadece. Mecnun’un Leyla’sına ağlayıp, Kürt’ün Leyla’sına sırt dönen ikiyüzlülüğün mevsimindeymişim sanki, ıssızlığın tam da ortasında. Sessizliğin gürültüsü, boğazıma takılıyor, nefes almak için yürüyorum o eylem alanına.
Sesler de çoğalmıyor değil elbette, direniş etrafında halkalar bir zincire dönüşüyor durmadan. Özgürlüğün değerini bilenler, bileyliyor direnişi ve keskin bir bıçağa dönüştürüyor. Binler, Leyla’larının duyabileceği tonda ses veriyor, “Bizim bin defa onurlu Leyla’mız. Bu sensin.”
Direnişin bıçağını Leyla dövüyor, inancıyla. Cezaevlerinde binler, suya veriyor çeliğini. Nasır Güney Kürdistan’da desenliyor etrafını. Galler’de İmam Şiş, keskinliğini test ediyor, yüreğine saplıyor sessizliğin. Toronto’da Yusuf İba, emperyalizmin kıyımına uğrayan Kızılderililere hediye ediyor. Strasbourg’da 14 kişi, direniş destanına son şekli verip, bileyliyor durmadan.
Büyüyerek, gökyüzünü maviye boyuyor Kürt’ün direnişi. Vahşetin çağını bitirecek Kürt’ün özgürlük inancı. Katliamdan kurtarılan Êzîdî Kürt çocuğun, ölümden kurtulduğu o ana sevinemediği kare düşüyor zihnime, “Şengal kurtuldu mu?” Binlerce bedelle, Şengal kurtuldu çocuk. Güneşin çocukları aydınlığı taşıdı, bedenlerinden siper yaptılar, bedenlerinden bayrak. Şengal senin özgür yurdundur artık çocuk.