Kürtler ‘resmi tarih’ anlayışından yoksun bir halk olarak da arkeolojinin çok dışındalar. Tarihin de çok dışındalar. Tarih yaratma geleneğinden çok uzak kalmışız. Bundan dolayı ürettiğiniz her şey, objektif olarak yaşadığınız coğrafyanın resmi tarihine hizmet etmeye başlıyor.
Dört parça Kürdistan’da onlarca kazı yapıldı ve birçok arkeolojik bulgu elde edildi. Buluntulardan Kürt tarihi üzerine halen kayda değer bir çalışma yapılamadı. Kürt arkeolojisi diye bir çalışma yapılmış değil. Halen Kürdistan masallarında, efsanelerinde yer alan bir kentin peşine düşüp, aramıyoruz.
Kürtçe’nin köklerinin kaç bin yıl öncesine uzandığını halen bilmiyoruz. Arkeolojik bulgularda elbette benzer kelimelere denk geliniyor ama bilimsel anlamda bir dil çalışması yapmış değiliz. Kürdistan’ın işgal altında olması, mevcut iktidarların kullandığı dillerin etkisi ise orijinal Kürtçe’nin değişimine sebep oluyor.
BARIŞ BALSEÇERSöyleşimizin bu bölümünde Mesut Alp, yerleşimin ilk filizlendiği coğrafyada yaşam şansı bulmuş bir halk olarak Kürtlerin tarih yaratma geleneğinden uzak olduğu eleştirisinde bulunuyor ve şu vurguyu yapıyor: “Çevremizde ve hayatımızda çok anlam veremediğimiz hikayelerin peşine düşersek, önce kendi mitolojimizi yaratırız. Kendi mitolojimizi yarattıktan sonra da o mitolojilerde anlatılan öykülerin izini yakalayabiliriz.”
Alp, Kürtçenin arkeolojisinin bilimsel çalışmalarla ve diğer dillerle olan ilişkisinin net şekilde ortaya çıkarılması halinde Kürt tarihinin ve Kürtlerin kökeninin de net çözülmüş olacağını vurguluyor.
Kürtlerin kendi tarihlerini sahiplenme, yaratma anlayışı ne düzeyde? Medeniyetin ortaya çıktığı bu topraklardaki tarihi verilerden yeterince yararlanılabiliyor mu?
Resmi tarih kendi tarihini yaratmak için yoğun çaba içinde olmasına rağmen, ilginç bir şekilde biz Kürtlerin tarih yaratma anlayışı eksik. 40-50 yıldır dört parça Kürdistan’ın çeşitli yerlerinden, Avrupa’nın birçok ülkesine doktora veya master yapmaya gelen öğrenciler bulunuyor. Bunların tümü yaşadıkları ülkeye geri dönme kaygısı içerisinde oldukları için, yaşadıkları ülkelerin ideolojisine aykırı ‘master tezleri’ üretmiyor ve hazırlamıyorlar. İzady ‘Kürdistan Tarihi’ isimli kitabında çok güzel bir eleştiride bulunarak, doktora ve master hocalarına “Siz sürekli olarak hocalarınızın sizin önünüze koyduğu iki tane haylaz aşiret kavgasını işlemekten öteye gidemiyorsunuz” diyor.
Mesela hiç kimse Mittanilerin başkenti Waşukanî’yi bulmayı, hedef veya proje olarak önüne koymuyor. Kimse bu problemi ele almış değil. Arkeolojik anlamda batı bu meseleyi, bizden daha çok tartışın demiyor. Tarih yaratma geleneğinden çok uzak kalmışız. Bundan dolayı ürettiğiniz her şey, objektif olarak yaşadığınız coğrafyanın resmi tarihine hizmet etmeye başlıyor.
Bu konudaki yaklaşımlara birkaç örnek vermeniz mümkün mü?
Örneğin Bedirxanları, Yezdişer Bedirxan üzerinden ele alıyoruz. Biz yönetici sınıf olarak ‘Azizanlardan’ söz ediyoruz. Bedirxan’ın 1830-1840’larda, Osmanlı ile girdiği bir anlaşmazsızlık üzerinden sürgün edilmesi, sürgün edilirken de Osmanlının Bedirxan Bey üzerinden aldığı bir kayıttan kaynaklı biz, Azizan ailesinin tamamına ‘Bedirxan’ demeye başlamışız. Bedirxanlar çalışmasını kim yaptıysa soruyorum; gidip bu aileye sorun, Azizandırlar. Biz Kürtler Osmanlı’nın bir vergi memurunun maaş versin diye kaydettiği bir şahsın ismini, koca bir beyliğin ismi olarak ilan ettik. Bizler de gerçeği araştırmayarak, bu yanlış yazılan tarihin bir parçası haline geldik. Elliden fazla kitapta hep ‘Bedirxanlar’ olarak yazıldı, ‘Azizanlar’ olarak yazmak düşünülmedi. Demem o ki, Kürtler ‘resmi tarih’ anlayışından yoksun bir halk olarak da, arkeolojinin çok dışındalar. Tarihin de çok dışındalar.
Paris’te doktorasını yapmış, ismini vermek istemediğim bir arkadaşım ‘Bedirxanlar Dönemi’ni’ ele almış. Yaptığı tek şey döneme ait Osmanlıca belgeleri çevirmek olmuş. Elbette çevrilebilir. Ama nedensellikler üzerinden giderek bir tartışma yaratmak gerekiyor. Salt çevirilerle bir tarih yaratılamaz. Geçmişinize dair çok sistematik bir tarih yaratamazsanız, ürettiğiniz her bilgi yaşadığınız coğrafyanın resmi ideolojisine –subjektif veya objektif biçimde- hizmet eder. Bunun bir adım ötesine geçmek mümkün olmayacaktır.
Kürtler için genellikle ‘yazılı tarihleri’ yoktur deniliyor. Ama biliyoruz ki Kürtlerde sözlü tarih anlatımı çok güçlü. Arkeolojik bulgularla Kürt sözlü geleneği arasında bağıntılara ulaştınız mı? Kürt halkının tarihsel izlerine nereden ulaşabiliriz?
Toplumsal yaşamın ilk geliştiği yer olan Mezopotamya’da mitoloji ve masallara dokunmaya çalıştım. Bir arkeolog olarak kendi özeleştirimi vereyim. Bunun farkındaydım ama yapmadım. Her gittiğim yerde kolektif hafızanın peşine düştüm. Gittiğim yerlerde dinlediğim her öyküyü, bir şey ile birleştirmeye çalıştım. Annemin anlattığı masalları, üniversitede öğrendiğim derslerle kombine ettim.
En basitinden bir şey söyleyeyim: Babil Kulesi’nin yıkılma sahnesi çok enteresandır. Yedi katlı bir kulenin yıkılmasından söz edilir. Çocukken ‘kurili’ dediğimiz bir oyunumuz vardı. Bu oyunda yassı yedi taş üst üste konulur. İki ekip oluşur. Bir ekip ellerindeki yassı taşla, yedi yassı taştan oluşan kuleyi devirmeye çalışır. Bunu sadece bir oyun olarak görürsek, sıradan ve basit bir şey. Ama mitoloji ve arkeoloji dersi aldıktan sonra, Babil’in inanılmaz zenginliğini temsil eden Babil Kulesi’nin yerle bir edilişinin bir oyunda tasvir edilmiş olduğunu insan düşünmeye başlıyor. Ötekinin, var olanın, serdestin, iktidar sembolünü yıkması, hayatımıza 3 bin yıl sonra oyun olarak girebilmiş. Veya İskendere Zülkarneyn ki bizdeki adıyla ‘İskenderê bi Qoçel’ hikayesi var. Annemin bize anlattığı bu hikaye Mısır veya başka bir kültürden bize geçmiş olabilir. Ama hikayenin kendisi bir tarihsel gerçekliği anlatıyor. Basılan paralarda bile Büyük İskender boynuzlu anlatılmış.
Dersim Kültürü’nden bir örnek var: Düzgün Baba’nın yatırına giderseniz orada bir altar (sunak), bir kaya var, yüzlerce boynuz bulunuyor. M.S. 7. yüzyılda Hz. Ali’den etkilenerek Rafiziler olarak ortaya çıkıp, daha sonra Alevi, Nusuri, Kızılbaş ve Şii olarak hayatımızda var olan bir kültür hayatımıza giriyor. Ama bu yoktan var edilen bir kavram değil, İslam içerisinden çıkan bir hareket olsa da kendisini önceki dinamikler üzerine oturtmuş. Bir hareket yayılırken, ulaştığı coğrafyanın dinamikleri üzerinden yeniden kendisini üretir. Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasına gelindiğinde mesela, ciddi bir ‘boynuz’ kültürü görülür. Çatalhöyük’ten Göbeklitepe’ye kadar, birçok yerde boynuzlu hayvan motifi ile karşılaşıyoruz. Hayatımıza yeni giren bir ideoloji, yeni bir kültür ne olursa olsun, ancak var olanı içerisine alarak hayatımızda yer bulabilir.
Kürdistan’da yaşayan halkımız kendi köyünde, tarlasında mutlaka bu boynuzlarla karşılaşmıştır. Bunun peşine düşen kişi emin olsun ki, onlarca arkeolojik veri yakalayacaktır. Bu aslında kendi mitolojisini, destanını ve kültürünü yaratma hikayesidir. Bunu merak eden kişi, boynuzun neden şimdiye kadar yaşamımızda taşındığının hikayesini, tarihini kavrayacaktır. O zaman da tarih yazma girişiminin eşiğine gelecektir. Bundan dolayı Düzgün Baba çok önemli bir örnektir.
Laleş’e gitme şerefine nail oldum. Orada Êzîdî toplumu ile görüştüm, kaldım. Onları dinledim ve bu beni çok etkiledi. Mesela 2 metrelik kara yılanın, Şêx Hadi Bin Misafir (Şeyh Hadi) türbesinin sağına işlenmiş olması, türbenin etrafında üç kez dönüyor olmak, her dönüşte rengarenk kumaşlara bir düğüm atıp, bir düğüm çözmek, sudan içmek… Mitoloji okuyan birisi bütün bu ritüelleri gördüğünde, ritüellere anlam vererek bakacaktır.
Mitolojiyi okuyup anlam verirsek, yerleşimin ilk filizlendiği, insanlık tarihinin ilk ortaya çıktığı coğrafyada yaşam şansı bulmuş bir halk olarak, kendi efsane, mitos, masal ve destanlarımızı daha sistemli bir şekilde ele alıp, bunların peşine düşüp, gerçekten Tevrat’ta anlatıldığı gibi çözmeye başlayacağız. Tevrat örneği veriyorum çünkü, arkeoloji biliminde, ‘Tevrat Arkeolojisi’ diye bir dal bulunuyor. Biz de gidip kendi fantastik hikayelerimizde anlatılan kentleri arayabiliriz. Belki gerçekte vardır bu kentler. Asurlular’ın bizim bölgelere yaptığı sefer kayıtlarına bakıp kendi kentlerimizi arıyoruz.
M.Ö. 7. yüzyıldan günümüze ulaşan bir Asur tabletinde “Şubnat’a geldim” diyor. Şubnat, Cizre’nin 25 km. güneybatısında yer alan Kürtçe’de Babilê ismiyle bilinen bir köydür. “Geldim tanrım Asur’a. Kurban kestim. Stel diktim.” Bu ‘stel’ şu anda Adana Müzesi’ndedir.
Başka bir kayıtta, “Dağları geçerek düşman kentine ulaştım. Azax şehrine akın ettim. Oradaki kralı kölem yaptım. Oradan güneşin battığı tarafa doğru, tunç baltalarımla Kaşiyari dağlarından kendime ve savaş arabalarıma yol yaptım. Devam ettim ve Kibaki şehrini yerle bir ettim” diyor. Hezex, Şırnak’ın İdil ilçesi. Kibaki günümüzde bir Êzîdî köyü olan Kiwaxê’dir. Orada çalıştım ve 2000 yıl önceye ait çanak, çömlekler buldum. Devamında ise, “Orayı yerle bir ettikten sonra Matiyatu ülkesini ele geçirdim” diyor. Matiyatu, Mardin’in Midyat ilçesi.
Tüm bu kentleri, Asurlular’ın bu topraklara yaptığı bir savaştan öğreniyoruz. Bizim orada bir yazılı kaynağımız yok. Ya da herhangi bir arkeolojik kazı yapmadığımız için bilmiyoruz. 5000 yıldır Hezex’in, Nusaybin’in adı aynıdır. Bizler kendi tarihimizi yok edip, üstüne modern binalar dikiyoruz.
Mesela Nusaybin’in eski Halk Eğitim Merkezi önünde, 70’li yıllarda su borusu patlıyor. Su borusunu tamir etmek için kazılan caddenin altında, bir mozaik çıktı. Mozaik şu anda Gaziantep’de Zeugma Müzesi’ndedir. İkinci kata çıkıp, yüzünüzü Mars heykeline döndüğünüzde, sağ tarafta en dipteki köşede ‘Nisibis mozaiği’ yazar. M.S. 3-4 yüzyıl Roma dönemine ait bu mozaik -Zeugma ile hiçbir ilgisi olmamasına rağmen- orada sergileniyor.
Çevremizde ve de hayatımızda çok anlam veremediğimiz hikayelerin peşine düşersek, önce kendi mitolojimizi yaratırız. Kendi mitolojimizi yarattıktan sonra da, o mitolojilerde anlatılan öykülerin izini yakalayabiliriz.
Avrupa’da yaşayan birçok insanı eleştiriyorum. Kürtçe yerine, yaşadıkları ülkede var olan bir ismi çocuklarına veriyorlar. Buna şiddetle karşıyım. Çünkü kültürünüzün kapısı dil ile açılır. Çocuğunuza dilinizi öğretirseniz, o kapıyı kendisi aralayacaktır. Toplumları var eden dildir.Peki belirttiğiniz tarihi bulgular ve diğer ortaya çıkanlar ışığında Kürt tarihine ilişkin kayda değer araştırmalar yapılabildi mi? Kürt arkeolojisine yönelik çalışmalar var mı?
Dört parça Kürdistan’da onlarca kazı yapıldı ve birçok arkeolojik bulgu elde edildi. Buluntulardan Kürt tarihi üzerine halen kayda değer bir çalışma yapılamadı. Örneğin Güney Kürdistan’da bile kültür enstitüleri sadece kilamları derlemek ve bir araya getirmekle tarih oluşturuyor. Kürt Arkeolojisi diye bir çalışma hala yapılmış değil. Halen Kürdistan masallarında, efsanelerinde yer alan bir kentin peşine düşüp aramıyoruz. Oysa Avrupalılar, İlyada ve Odysseia’da Truva kentini okuyup, arayıp buldu. Tevrat’tan Ninova’yı, Uruk’u, Nipur’u okuyup buldular. Biz ise sözlü edebiyatımızda, masallar ve efsanelerimizde yer alan arkaik şehirlerin peşine düşmüş değiliz. Günümüzde kullandığımız Kürtçe’nin köklerinin kaç bin yıl öncesine uzandığını halen bilmiyoruz. Arkeolojik bulgularda elbette benzer kelimelere denk geliniyor ama bilimsel anlamda bir dil çalışması yapmış değiliz. Dört parça Kürdistan’ın işgal altında olması, mevcut iktidarların kullandığı dillerin etkisi ise orijinal Kürtçe’nin değişimine sebep oluyor.
Şunu mutlaka anlamak gerekiyor: Şu ana kadar yapılan kazılarda Kürtlere ait bulgular varsa bile, bu bilinçli şekilde dile getirilmiyor. Mesela Süryaniler ne zaman ki mevcut iktidarlar için tehlikesiz bir azınlık haline dönüştü, o günden beridir yapılan kazılarda Süryanilere ait kısımlar mevcut resmi tarihçiler tarafından bile dile getirilmeye başlandı. Aramice yazılan bir yazıt bulduğumuzda gidip papaza okutuyorduk. Yaklaşık 3 bin yıldır Aramiler okuyor ve arşivliyorlar.
Tabii ki Kürtlerin yaşam gerçekliği de söz konusu. Kürt halkı genel olarak göçebe yaşayan topluluklardan oluşuyor. Kent kültürü çok zayıftır. Mesela İran’da Kürt mimarisi üzerine iki doktora tezi bulabilirsiniz. Ama Kürt stili çadır ve Kürt kilimi üzerine beş yüz doktora tezine rastlamak mümkün. Oysa göçebe olmak üretememek anlamına gelmiyor. Günümüzdeki toplumlarla kıyaslarsak Kürt halkı hala en ekolojik ve çevreci yaşayan halklardan biridir. İbn-i Haldun’un Bedeviler ve kent yaşamı üzerine yazdıklarına bakılması gerekiyor. İbn-i Haldun göçebe yaşayan Bedevilerin ahlaki, birlikte yaşam ve çevreci yaşam değerlerinin, kentte yaşayanlardan çok çok üstün olduğunu dile getirir. Göçebe olanı ‘saf insan’ olarak nitelendirir. Kürt halkının somut üretimlerini kent yaşamına bağlayıp bazı kişiler ’somut üretimleri yok’ diyebiliyor. Oysa Kürt halkının dokumacılığı, doğadaki isimlendirmesi ve benzer birçok şey Kürt halkının tarihsel üretimleridir.
Doğadaki her bitki ve hayvanın binlerce farklı ismi var Kürtçe’de. Mardin’de Ava Spi taraflarına gitmiştim. Bir yaşlı amcadan yol tarifi istedim. Bana “İlerle o nizarı geçince’ dedi. Ben zinarın kayalık alan olduğunu biliyordum ama ‘nizar’ neydi bilmiyordum. “Nizar nedir” diye sordum. “Zinar, kayalık alanın güneş gören yüzüdür. Nizar ise kayalık alanın gölgede kalan kısmıdır” dedi. Berizandin kelimesi mesela, suyun kaynağından çıkıp, çatlaklardan sızmasına deniliyor. Başka bir dilde doğadaki her şeyin detaylı şekilde isimlendirilmesini göremezsiniz.
Anlatımlarınıza bakılırsa, Kürtlerin aslında bir yazılı tarihleri mevcut ve Kürtçe de çok eski bir dil. Dilde arkeolojik bulgulara rastlamak mümkün mü? Yani kısaca, ‘dilin arkeolojisi’ var mı? ‘Halk’ dediğimiz yapıyı ilk olarak belirleyen temel unsur nedir?
Dilin arkeolojisi elbette var. Yazı icat edildiği, M.Ö. 3000-3500 yıllarından itibaren dil üzerinden medeniyetleri, toplumları anlamaya başlıyoruz. Örneğin, görüntü olarak genel kabul gören Kürt bireyine benzemiyorum. Bir Hintliye daha çok benziyorum. Ben ne zaman Kürtçe konuşursam, Kürt olduğum anlaşılır. Dolayısıyla etnisiteyi belirleyen ilk ve en önemli unsur, dildir. Küresel dünyada şeklin bir önemi kalmadı çünkü. Dil benim etnisitemi var eden şeydir. Bundan dolayı Avrupa’da yaşayan birçok insanı eleştiriyorum. Kürtçe yerine, yaşadıkları ülkede var olan bir ismi çocuklarına veriyorlar. Buna şiddetle karşıyım. Çünkü kültürünüzün kapısı dil ile açılır. Çocuğunuza dilinizi öğretirseniz, o kapıyı kendisi aralayacaktır. Toplumları var eden dildir. Arkeolojiyi etnisiteler ve medeniyetler üzerinden incelemeye başladığımızda, dil ekseni ile hareket ediyoruz. Mesela Karduklar üzerinden gidersek, 2500 yıllık bir tarihten bahsediyoruz. Kürt tarihini doğru şekilde ele alıp, bir çalışma ortaya koyma gibi bir proje hazırlıyorum. Yani Kürt tarihini arkeolojiden ele alarak günümüze getirmeyi amaçlayan bir çalışmam olacak. Demem o ki, eğer etnisiteler üzerinden konuşacaksak, dil arkeolojisi olmak zorunda. Yani M.Ö. 2000’li yıllarda, Hint-Avrupalıların kökeninden bu topraklara göç etmiş, bir soydan geliyoruz. Bunu elbette o dili konuştuğumuzu baz alarak söylüyorum. Yani dil, nereden geldiğimizi, kim olduğumuzu ortaya çıkaran en temel unsur. Dolayısıyla dil arkeolojisi önemli bir arkeolojik çalışma alanıdır diyebiliriz.
Kürtçe ve benzeri kadim diller ile arkeolojik bulgular arasında önemli bağlar bulunuyor. Mesela Hititçe’yi ele alalım. Başkentleri Çorum’da yer alan Hattuşa. Günümüzde ise, Boğazköy olarak bilinen yer. Almanya’nın Hattuşa’ya uzaklığı yaklaşık 2 bin km. Hititçe, eski Almanca’ya olan benzerliği ile çözüldü. Bedřich Hrozny, 60 yılını Hititçe’yi çözmeye ayırdı. Uzun yıllar süren çalışmasında 8 kelime deşifre edebiliyor. Hrozny, elde ettiği bu verileri geliştirerek 1917 yılında ilk Hitit gramer bilgilerini yayımlıyor. Bunu eski Almanca ile yapıyor. Çünkü Hititler, Hint-Avrupalı, Aryan bir toplum. Almanlar ve Hititler binlerce yıl geçmesine rağmen, aynı dil ailesinden geliyor ve benzerlikler hala devam ediyor.
Kürtçe doğru deşifre edilirse, Kürtçe üzerinden bilimsel çalışmalar yapılırsa ve geriye doğru sarmaya başlarsak, Farsça ile olan ilişkisini net şekilde ortaya çıkarırsak, Urartu halkını net çözebilirsek, Mitanni tabletlerini daha fazla ele geçirebilirsek, -ki bu çok büyük bir handikaptır. Mittaniler Kürtlere en yakın halk olmalarına karşın, başkentleri hala kayıp olduğu için, kütüphanelerine hala ulaşmış değiliz- linguistik çalışmalarla Kürtçe ile bu diller arasındaki benzerlikleri ortaya koyabilirsek, Kürt tarihini, Kürtlerin kökenini de net şekilde çözmüş olacağız. Bütün bu çalışmaları yapabilirsek, Kürtçe’nin arkeoloji ile olan bağını, Kürdistan ve coğrafyasını daha rahat, daha doğru bir şekilde analiz edebiliriz.