Kerkük üzerinden yapılan tartışmaların nereye varacağı halen net değil. Herkes kendi cephesinde duruma müdahil oluyor. Bu müdahillik herkesin kendisine göre gidişata yön verme gibi sorunlu bir durum da yaratıyor ki, Kerkük gibi hassas ve çoklu etnik ve kültürel yapıya sahip bir yer açısından oldukça tehlikeli bir gidişata neden oluyor.
Ortadoğu ve özellikle Kürt coğrafyası üzerinden yüz yıldır çözülmeden buzdolabına kaldırılan sorunlar, bölgedeki gelişmelerin sıcaklığı karşısında eriyip eriyip yeniden gündeme geliyor, gelecektir.
Kerkük sorunu da Kürt sorununun bölgesel çözümsüzlüğü içinde lokal olarak zaman zaman gündemden düşse de, Kürtlerin kendi ülkesindeki işgal ve sömürüye, “artık yeter” dedikleri her dönemeçte gündeme gelmeye devam edecektir.
Bu sorunların köklü ele alınışı ve çözüm yolu ancak, işgalci ve sömürgeci bölge ulus devletlerinin sömürü durumuna karşı Kürtlerin bütünlüklü ulusal perspektifle durmak şeklinde mümkündür. Zira işgalci devletlerin zihniyetlerinde ve Kürde bakışlarında yüz yıl sonra dahi en ufak bir değişiklik belirtisi dahi yoktur.
Sadece son iki-üç haftadır Kerkük üzerinden Türkiye, Irak ve İran’dan gelen açıklamaların ortak paydasına baktığımızda dahi Kürde reva görülenin işgal ve sömürüden öte bir şey olmadığını, 20. Yy. siyasetinden milim değişim olmadığını net şekilde söyleyebiliriz. Yani şu ki, Kerkük bir kez daha kral çıplak dedirtti.
Örneğin, Erdoğan’ın Kürtlere dönük tehditleri üzerine çok şey söylenip yazıldı-çizildi. Ancak Erdoğan’ın faşizan ve Kürtleri tehdit eden açıklamaları sadece her hangi bir açıklama şeklinde ele alınamayacak kadar önemlidir. Erdoğan yüz yıllık İttihat Terakki’nin beyaz Türk faşizminin yeşil Türk faşizmiyle entegresinin sentezidir. Bu, her türlü soykırım ve faşist uygulamayı önceleyerek Kürtlerin işgal konumlarının sürekliliğinden öte hiçbir siyasi hat ön görmüyor.
Tam da bu noktada bölge ulus devletlerinin Kürtler söz konusu olduğunda Türk devletinden hiç de farklı bir konumda olmadıklarını bilerek, Kürtlerin soruna lokal düzeyde bir Kerkük sorunu olarak bakmamaları gerektiği gerçeği bir kez daha ortaya çıkıyor.
Kürtlerin bundan başka şansı da yoktur. Tarihsel gerçeklik ve günümüzde bölge ve Kürdistan üzerinden yürütülen ekonomi-politik savaşım, çatışmalar Kürdü buna zorunlu kılıyor. Birinci paylaşım savaşından sonra Kürtler bu ekonomi-politik çıkar ekseni dışında kaldığı için ülkesinde zor ve tahakküm içeren, soykırım ve asimilasyon geliştiren ulus devlet faşizminden kendisini kurtaramadı. Sonuç itibariyle sömürü ve işgal durumu günümüzde yaşanan 3. Dünya savaşına kadar geldi.
Dolayısıyla aynı sonun imkansız kılınması için, aşiretçi feodal zihniyet ve iç çatışmaya mahkum, partisel iktidar alanlarını hedefleyen, ulusal çıkar ve ortak politika içermeyen, tüm yöntem ve yaklaşımları aşarak, sorunu ulusal temelde ele almak bir zorunluluk olarak kendisini dayatıyor.
Zira, Kerkük bayrak krizi asıl olarak Kürtlerin kendi arasında bir türlü ulusal birlik ve ortak siyaset oluşturmama sorununu bir kez daha gündeme taşımıştır. Erdoğan’ın pervasızca saldırıları ve her türlü söylemi kendisine hak getiren yaklaşımları gösterme gücü, kendi güçlülüğünden gelmiyor, asıl olarak Kürtlerin bu parçalı ve ortak politik çıkarları dayanmayan siyasetsizliğinden geliyor.
Sonuç olarak, Kerkük’te cereyan eden bayrak sorunu bir kez daha Kürtlere, ortak bir politik-siyasi çatı altında birlikte hareket etmenin zorunluluğunu göstermiştir. Ne var ki, PDK-YNK’nin kriz sonrası tutumlarında ortaya çıkan sonuç, tıpkı 90’larda olduğu gibi olayı ulusal perspektiften uzak, dar parti çıkarları ekseninde ele aldıklarıdır.
Bu sebeple Kerkük’te hem Kürdistan Bölgesel Yönetim bayrağının dalgalandırılması hem de Kerkük için referandum kararına gidilmesi bir-iki partinin kapalı kapılar ardında kendi aralarında ya da sadece iki partinin temsilcilerinden oluşan heyetlerle Bağdat ile yapılacak görüşme ve müzakerelerle sonuca götürülemez. Öncelikli olarak bu konunun meşru tartışma ve ortak karar zemini yasallık konumu gereği de bölge Parlamentosu’dur. Ha keza böylesi ciddi bir durum Güney Kürdistan’daki tüm parlamento içi ve dışı tüm siyasal parti, örgüt ve kurumların katılımını gerektirdiği gibi, diğer parçalardaki Kürt siyasi güçleriyle de ortak hareket etmeyi gerektirmektedir. Böyle bir durum ulusal birliğe kapı aralayacağı gibi, sömürgeci güçlere karşı da önemli bir güç birliğiyle çok daha sağlam bir duruş ortaya çıkartarak kendilerine geri adım attırabilecektir. Aksi durumda Kürtler karşısında tüm çelişkilerine rağmen bir kez daha gelişecek olan bölge ulus devletlerinin ittifakı olacaktır ki en büyük tehlike de bu olacaktır.