
Aydın Orak, tiyatro oyuncusu, yönetmen, senarist. Şimdiyse Kürt tiyatro tarihine ilişkin bulduğu, derlediği bilgileri, Kürt Tiyatro Tarihi adlı kitapta topladı. Orak, amacının dağınık halde olan bilgileri derlemek ve yeni araştırmalara yeni bir alan açmak olduğunu belirtiyor. Çok da kolay olmayan bu araştırma sürecinde birçok şeyi eksik bırakacağını da bilerek ilk taşı atıyor. Bilinen ama dillendirmeyen birçok bilgiyi okurla paylaşıyor. Aydın Orak ile Mezopotamya’nın ve Kürtlerin tiyatro tarihini konuştuk…
Öncelikle araştırmaya nasıl ve neden başladın?
Tiyatroya başladığım günden bu yana Kürt tiyatrosuna dair araştırma yapıyordum. Röportajlar, bilgi belge toplama ve arşivleme gibi. Bu kitap da son 15 yılın toplamını kapsıyor.
Bu araştırmayı yapmak kolay mıydı peki, derli toplu bir kaynaktan söz etmek mümkün mü?
Pek mümkün değil. Çok dağınık bir sürü kaynak var. Mesela internette birkaç yazı var ama onların da dörtte ikisi benim yazılarım. Benim amacım bu dağınık olan kaynakları bir araya toplamaktı. Bu kitabın çıkış fikri tam da buradan çıktı. Yola çıktıktan sonra birçok şey buldum açıkçası benim için de şaşırtıcı bilgiler ortaya çıktı.
Nedir bunlar?
Örneğin Kürt tiyatrosunun sadece Kürdistan coğrafyasında var olduğunu sanıyordum. Fakat araştırmaya başladıktan sonra gördüm ki Ürdün’de de Kafkaslarda da Avrupa’da da yapılıyor Kürt tiyatrosu. Hatta Osmanlı döneminde Amerika’da bir tiyatro festivaline Kürt drama grubu gidiyor temsilen. Hatta kitabın kapağındaki “The Kurdish Drama” görseli o festivale ait.
Bu belgeye nasıl ulaştın?
Basında “Osmanlı’da Kürt Tiyatrosu” diye bir başlık gördüm ve bunun üzerine araştırdım. Oradan öğretim görevlisi Cafer Sarıkaya’ya ulaştım. O böyle bir makale yazdığını söyledi ve o makaleyi aldım kitaba bu başlık altında. Örneğin Türkiye’de ilk sahnelenen tiyatro oyunu olarak da kabul edilen Ecel-i Kaza var. Konyalı bir Kürt olan Ebüzziya Tevfik’e ait. Oyun Kürtlerin yaşamını anlatan bir eser fakat Osmanlıca sahnelenmiş. Ecel-i Kaza Türk tiyatrosu için ne kadar değerliyse Kürt tiyatrosu için de bir o kadar değerli. Bunlar yakın tarihteki bilgiler fakat ben daha eskiye gitmek istedim.
Ne kadar eski?
Dünya tiyatro tarihi 2500 yıl öncesine dayanıyor Yunan kaynaklarınca. Aslına bakarsan birçok kaynak dünya tiyatro tarihini Batı’dan ibaret görüyor. Ama Mezopotamya ve Doğu toplumlarında hiç tiyatro yapılmamış mı sorusu havada asılı kalıyor. Dünya tiyatro tarihindeki sahnelerin çoğu, özellikle kıyı şehirlerinde inşa edilmiş. Yani sahnenin arkası denize bakacak şekilde. Ama Mezopotamya’da bu tarz sahnelere rastlanmamış. Birkaç kaynaktan olduğuna dair bilgiler edindim fakat bunlar doğrulanmış değil. Bence Doğu toplumlarında, Mezopotamya’da ve Anadolu’da daha çok meydan sahne var. Genelde oyunlar ulu orta oynanır ve seyirciler etrafına toplanıp dinler. Batı’daki kaynakların 2500 yıl öncesinde bugüne kalıyor olmasının birçok nedeni var. Ya da Aiskhylos’un yazdıklarının günümüze kadar gelmesinin… Mezopotamya gibi bin yıllardır hep yıkım ve savaş görmüş, hep yakılmış yıkılmış bir coğrafyadan söz ediyoruz. Benim doğduğum Nusaybin’in altında iki tane daha Nusaybin var. İki kez yerle bir olmuş.
Hatta üçüncü kez...
Evet, şimdi de öyle. Üçüncüsü de inşa edilecek. Anlatmak istediğim de bu. Sürekli savaş ve yıkım var ve bu sadece binaları değil eldeki bilgi belge ne varsa yok ediyor. Yakın zamanda Mardin Dargeçit kazı çalışmasında iki tane tiyatro mask’ı bulundu, gülen ve ağlayan. Bunlar metal ve 1700 yıl öncesine ait oldukları söyleniyor. Şu an Mardin Müzesi’nde sergileniyor. Maskların Roma dönemi tiyatrosuna ait olduğu ileri sürülüyor ve müze görevlilerinin dediklerine göre bu masklar; Roma tiyatrosunun o bölgeye yaptığı bir gezi sırasında burada unutulmuş. Bu bir teori. Bunun üzerine şöyle düşünülebilir; farz edelim ki Roma tiyatrosu, gelmiş orada bir turne yapmış. Eğer bir yere turne yapabiliyorsanız, bu orada bir tiyatro izleyicisi var demektir. Eğer bir izleyici varsa, orada pekâlâ yerel gruplar da oyun icra edebilir. İkincisi Roma tiyatrosuna ait olduğu açıklaması neye dayandırılarak yapılıyor. Bu pekâlâ orada olan bir ekibe ait de olabilir.
Kitapta buna benzer birçok tartışma da yürütüyorsun. Tarih anlatımının yanısıra var olan tarih algısını da tartıştırmaya yönelik sanırım bu yöntemin.
Evet, bu bir tez ve bazı sorular soruyorum ama bunları bilgi, belgelere dayandırarak, oralardan yola çıkarak oluşturuyorum. Elbette amacım bir tartışma yaratmak. Tarih dediğimiz sürekli ve yeniden keşfedilen bir şeydir. Her yeni keşif bir öncekini çürütüyor. Dünya tiyatro tarihi diye araştırma kaynaklarına baktığınızda Mezopotamya’da tiyatroya dair bir şeyin olmadığını görüyoruz. Hâlbuki Gılgameş gibi bir destanın çıktığı topraklar burası. İlk yazılmış kaynaktır Sümerce olarak. Romeo ve Juliet’in yazıldığı dönemde bu topraklarda Mem û Zin yazılmıştır. Hemen hemen aynı zamana tekabül ediyor bunlar.
Önce ya da sonra bu topraklara kayda geçmemiş bir tiyatro tarihinden söz etmek mümkün o zaman.
İlla ki. Mesela ilk tiyatro türü olan tragedyanın, 2 bin yılı aşkın geçmişi var. Batı’da bu varken Doğu’da ne vardı; dengbejlik. Tragedyanın yani tiyatronun çıkışı müziğe dayanıyor. Bir koro var, aralarından bir oyuncu koronun karşısına çıkarak onlara karşı cevap veriyor ya da bir şeyler söylüyor. Dünya tiyatro tarihinde diyalog böyle oluşuyor. Yani karşılıklı tartışıyor ve diyalog üretiyorlar. Dengbejlikte de bir koro var, o da müzikal bir oyun. Mezopotamya’daki diyalogun çıkışını da böyle değerlendirebiliriz belki. Tragedya yazılı, dengbej ise sözlü bir drama. Bu topraklarda yazının yok olmasının sebebi, başta da söylediğim yıkımlar, savaşlar yüzünden de olabilir, yasaklar yüzünden de; çünkü elinizde bir belge varsa başınız derde girebilir burada.
Bu yüzden de Kürtler unutmuyor ya da anlatarak hatırlıyor...
En eski metinlerimiz 1000 ya da 500 yıl öncesine dayanıyor. Biz Mem û Zin’i de GımGım’ı da dengbejlerden biliyoruz. Aslına bakarsan bunları araştırmak benim değil, akademisyenlerin ya da tarihçilerin işi. Keşke elimizde daha büyük kaynaklar olsaydı. Bu ilk kitap ve elbette ilklerde eksiklikler oluyor.
Kitabın üstündeki belgeden bahseder misin? Nedir bunun hikayesi?
Bu belge 1893’te Chicago Dünya Fuarı’na Osmanlı’yı temsilen çeşitli halkların draması götürülüyor. Bu da “The Kurdish Drama”nın afişi aslında. Kürtlerin gündelik yaşamına dair geleneksel performanslar sergiliyorlar. Mesela yayık yapma, yün sarma gibi...
Peki, daha yakın zamana gelecek olursak aynı topraklar üzerinde Türk ve Kürt tiyatrosunun etkileşimi nasıl olmuş?
Geleneksel Kürt tiyatrosu, özellikle köylerdeki seyirlik oyunları, Newrozlarda, gezilerde, düğünlerde kısaca her yerde vardı ve sürekli sahneleniyordu. Fakat yıllarca Türk tiyatro kaynaklarına baktığımızda özellikle de Metin And’ın kitaplarına; bu saydığım geleneksel köy seyirlik oyunları hep Türklere ait olarak sunulmuş ve hâlâ o kaynaklarda öyle yer alıyor. Mesela BukaBaranê, Yağmur Gelini olarak çevrildi ve daha birçok örnek var. Bunlar bize geleneksel Türk oyunları olarak anlatıldı. Musa Anter, 1959 yılında Harbiye hücrelerinde BirınaReş/Kara Yara diye bir oyun yazıyor. Bunu Türkçe ve Kürtçe olarak yayınlatıyor. Bu Cumhuriyet tarihinde Kürtçe yayınlanmış tek tiyatro metni olarak kabul ediliyor. Özellikle Cumhuriyet tarihinde Kürtlere dair her şey yok sayıldığı için bir Türkçeleştirme var. Bunun en büyük örneklerinden biri de Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı. Bu oyun aslında Haymanalı Kürt Cemali’nin hikâyesi. O dönem herkesçe bilinen bir kabadayıyı anlatıyor. Fakat Haldun Taner oyunu Keşan’a uyarlamış.
Peki, bunun belgesi var mı?
Bunun belgeleri de fotoğrafları da var. Hatta bir röportajında Haldun Taner bunu kabul de ediyor. Bir gazeteci soruyor: “Bu anlattığınız Kürt Cemali’nin hikâyesi, bunu niye Keşan’a uyarladınız?” diyor. O da şöyle bir cevap veriyor “Kürt Cemali diye yapsaydım bu oyun sahnelenmezdi.”
Aslında bu bir çok şeyin de tercümesi gibi.
Belki de dediği doğru o dönem sahnelenmesi zordur ama bu itirafı önemli. Bir de Keşanlı Ali Destanı, Türk tiyatrosunu şaha kaldıran bir oyundur. Öte yandan bu bilinen fakat çok da dillendirilmeyen bir bilgi.
Araştırma yaparken Kürt tiyatrosunun sadece bu topraklarda değil daha geniş bir coğrafyada olduğunu yazıyorsun. Kategorilere de ayırmışsın özellikle Dağ tiyatrosu merak uyandırıcı.
Özellikle Dağ’da ciddi bir Kürt tiyatrosu var gerillalar tarafından yapılıyor. Bence insanların en ilgiyle ve hatta şaşırarak okuyacağı bölüm Dağ tiyatrosu bölümü. Bir de Ermenistan’da 1937 ile 47 yılları arasında Ermenistan Elegez (Alagyaz) Kürt Devlet Tiyatrosu kuruluyor. Birçok ünlü eserin uyarlamasını sahneliyorlar.
Musa Anter ve Muhsin Ertuğrul’la ilgili bir hikaye anlatıyorsun kitapta. Biraz ondan bahseder misin?
Antalya Film Festivali’nde Asasız Musa’nın söyleşisi sonrası biri geldi yanıma ve bunu anlattı. Muhsin Ertuğrul, Musa Anter’e bir oyunda oynamasını teklif ediyor. Anter de “Ben marabayı, işçiyi oynamam, yazacaksan ağa, paşa rolü yaz oynarım” diyor şakayla karışık. Burada Anter’in dikkat çektiği şey şu; sadece tiyatroda değil ve sadece Kürtler için de değil; Türk edebiyatından sinemasına ya da tiyatrosunda, Türk olmayanlar hep aşağı rollerde oynadı. Kürt, kapıcı, hamalı, Rum kadını fahişeyi, Ermeniler- Yahudiler kurnaz tüccarı. Bu bütün her şeyi özetliyor.
Suzan A. Demir