AKP’nin yapmış olduğu son MYK toplantısından basına yansıtılanlara bakıldığında, 2 hafta içinde Kürt kentlerindeki öz savunma direnişlerinin bastırılacağı ve bu bağlamda son çeyreğe girildiği iddiası görülecektir. Yaklaşık 1 ay önce TSK’nın da müdahil olduğu yeni operasyon dalgası başladığında da birkaç haftalık bir süreçte direnişlerin kırılacağı iddia ediliyordu. Gerçekleşmedi. Bir siyasi parti olarak AKP’nin MYK toplantısının TSK’nın kuvvet komutanlarının askeri toplantılarına dönüştüğü bu süreçte, esas meselenin şu anda çatışmaların devam ettiği yerlerde direnişleri kırma meselesi olmadığı görülmüyor. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi’ne verilen toplumsal desteğin derecesine bakıldığında, sürmekte olan direnişlerin bastırılması durumunda bile, farklı kentlerde yükselmeyeceğinin garantisi yok. Ama bu noktada altı çizilmesi gereken bir şey var. AKP’nin adına "çöktürme" politikası dediği operasyonlar, yeniden müzakere masasına dönülmesi durumunda elinin güçlü olması adına yapmıyor. AKP’yi bu denli çığrından çıkmış bir şiddete yönelten şey Türkiye’deki Kürtlerin tüm siyasi tarihlerinde hiç yaşamamış oldukları bir sürece girdiğini tespit etmiş olması: Uluslaşma süreci… 

Devlet, bu süreci ancak be ancak Kürt Özgürlük Hareketi’nin siyasi ve askeri iradesinin kırılmasıyla gerçekleşebileceğini düşünüyor. Yani yaşanılan süreç siyasi pazarlık adına atılan askeri adımlar süreci değil. Aslında, uluslaşma sürecine dair devletin tespiti doğru. Ama kendisi adına bulduğu çözüm kendi uzun-vadeli planları bakımından da yanlış. 

Neden yanlış olduğunu Kürt kentlerinde yaşayan halkın siyasallaşma kategorilerine göre ele almakta fayda var. Her toplumda olduğu gibi Kürt kentlerinde yaşayan halk için de heterojen bir siyasallaşma söz konusu. 

Birinci kategori, Kürt hareketinin kalesi olarak bilinen yerlerde bulunan, 90’lı yıllarda veya sonrasında doğrudan savaştan etkilenmiş kesimler. Yaklaşık 6 aydır süren devlet terörünün bu kesimler üzerinde yaptığı etki, kan revan içindeyken, devletten her anlamda tamamen azade olma isteği. Kürt hareketi "Öz-Yönetim ve Demokratik Özerklik" üzerinden bir siyasi program ve dil üretmemiş olsa, bu kesimlerin temel talebi bağımsızlık üzerinden kamusal alana dökülmesi kuvvetle muhtemeldi. Nitekim şu anki çatışmalarda ölen, göç emek zorunda kalan Kürtlerin çoğu yine 90’lı yıllarda bunu yaşamış olan Kürtler.

İkinci kategori, HDP’ye oy veren ama sınıfsal konumlarından, eğitim düzeylerinden ve devletle şiddet üzerinden karşılaşma deneyimleri azlığından ötürü kaygılı sayılabilecek Kürtler. Sisteme entegrasyon düzeyleri yüksek olduğu için HDP projesine ciddi bir destek veren bu kesimler şu anda oldukça kaygılı. Lakin her gün öldürülen Kürtler nedeniyle sürekli bir duygusal borçlanma ilişkisine tabiler. Bu kesimler 1 ay önceki ‘ziyadesiyle endişeli ve barikatlardaki Kürt gençliğine üstten bakan’ siyasal konumlarında değiller. Çatışmaların sorumlusu olarak birincil anlamda artık devleti görüyorlar. Lakin mücadele etmenin bedelini ödemeye gönüllü olduklarını da gösteren ciddi bir belirti de söz konusu değil. Üçüncü kategori ise AKP’ye oy veren ve son seçimler sürecinde görüldüğü gibi her anlamda sıkışmış ama çatışmalara ilgisizliğiyle malum olan kesimler. Aralarında 7 Haziran’da HDP’ye oy verip 1 Kasım’da AKP’ye dönen 500 bine yakın insan da var. Bu grup, seçimlerde talep ettikleri "siyasi denge"nin terazisinin devlet tarafından bozulduğunu idrak etmeye başladılar ama net bir siyasi ajandaları yok. İzleyici konumundalar. Kemik AKP kitlesi içinse söylenecek pek bir şey yok. Gerçekten de yok. 

Devlet 3 ay arayla iki büyük yanlış yaptı. Birincisi, Kürtlerin barış ve birlikte yaşama arzusunun en yüksek olduğu 7 Haziran sonrası dönemde savaş başlattı. Sonra, Kürtlerin yaşadığı uzun erimli uluslaşma sürecini 1 Kasım sonrası HDP projesi üzerinden siyaset zeminine çekmek yerine devlet şiddetiyle daha da ileri bir noktaya taşıyacak şekilde savaşı büyüttü. Elbette devlet şiddetinin Kürt toplumunun farklı kesimleri üzerinde etkileri farklılaşıyor. Ama devlet şiddetinin yaptığı en temel şey, siyasallaşma seviyeleri farklı olan ama HDP’ye oy veren ve Kürt toplumunun çoğunluğunu oluşturanların uluslaşma arzularını hissi ve siyasi konum düzeyinde birleştirmesi. Devlet, birinci kategoride yer alan Kürtleri bastırıp geriye kalan Kürtleri korkutarak bu uluslaşma sürecine ket vuracağına inanıyor. Ama süreklileşen direniş karşısında AKP, 90’lı yıllarda TSK’nın koordine ettiği kontrgerilla stratejisine sistematik biçimde dönmek üzere. Bunun en net kanıtı da çatışma süsü vererek sivil siyasetçileri öldürmeye başlaması. Tahir Elçi’nin öldürülmesiyle ile başlayan yeni dönem; Seve Demir, Pakize Nayır ve Fatma Uyar’ın infaz edilmesi ile devam ediyor. Öz savunma direnişlerinin Mart ayına kadar süreklileşebilmesi durumunda devletin yaptığı planlar tamamen ters tepecek ama Kürtler için büyük bir insani yıkımla. Bu yıkımın azaltılması ise HDP’ye oy veren ama mücadele etmenin bedelini ödemekten kaçınan kesimlerin devletin savaş politikasına yüksek sesle dur diyebilmesinin etkili araçlarının üretilmesiyle mümkün ya da ciddi bir uluslararası baskının oluşmasıyla. Şiddet yarattığı tüm yıkıma rağmen hızlı bir dönüştürücüdür. AKP ise kendi kibrinin büyüklüğünden kendisinden başka kimseyi görmüyor.