Kılıçdaroğlu AKP’ye ‘yeşil ışık’ yaktı!
Forum Haberleri —

MEHMET SERHAT POLATSOY
Tüm dünya 2020’yi, Covid-19 pandemisi ile karşıladı. Bizler aslında kimi ülkelerde salgının, 2019 yaz aylarında başladığını sonradan öğrenecektik. Dünya sistemi el mi değiştiriyor, kapitalist modernitenin sistem yürütücüleri mi değişiyor, sistem bir toparlanma sürecinde mi yoksa? Kapitalist modernite dahil, dinler ve ideolojiler terbiye mi edilmeye başlanıyor? Sorulması ve cevabı alınması gereken birçok soru orta yerde duruyor.
Nasıl biz pandemi ve etkilerini dünya sistemi, kapitalist modernite üzerinden evrensel resme bakarak değerlendiriyorsak birde, yerel düzeyde bir değerlendirmenin olması gerekiyor.
Komplo teorisi olarak görünmeyecekse Covid-19’un ortaya çıkarılışı tam olarak, yeni bir çağın başlangıcı oluyor. ‘Tarihin Sonu’ndaki liberalizmin hakim geleceği iddiası ile ‘Medeniyetler Çatışması’ndaki ‘yeni çağ’ da, böylece başlamış bulunuyor.
Türkiye özeline indiğimiz zaman, takip edenler de bilirler ki AKP, iktidara geldiği 2002 yılından bu yana 2023 tarihine işaret ediyor. Kimileri bunun cumhuriyetin yüzüncü yıldönümü olması nedeniyle söylendiğini belirtse ve AKP dayanamaz, şimdi gider, bu seçimlerde gider gibi temenniler sıralıyorlardıysa da Erdoğan ve AKP’liler, ‘biz Türkiye’yi 2023 yılına taşıyacak bir gücüz’ diyorlardı. AKP’nin iddiası bir temenniden mi ibaret kalacak yoksa Feller bir tarih mi vermişti, bilemiyoruz ama iddia edilen tarihe de şimdi, 2 yıldan az bir süre kaldı.
AKP’nin 2023 yılına kadar gelmesi için yapması gerekenler vardı. Bunlardan bazıları, gömlek değiştirmeden önceki mağduriyetlerini -esasında sistem lehine- konsolide edecek bir taban örgütlemek, Kürt sorunu için çözüm önerileri sunmak, liberal entelijansiyaya bireysel özgürlüklerin kapılarını aralayıp gevşek tutmak, tarikat, cemaat ve dini vakıflarla beraber çalışmak ve mümkünse kendisine bağlamak, Ordu’yu darbe yapamaz hale getirici atraksiyonlara girişmek, MÜSİAD’ı kendi haline bırakıp TÜSİAD ile çatışmacı pozisyondan çıkmak, iç-dış sermaye akışının sağlanması yönünde ürkütmemek, polislerin kazan kaldırmasını önlemek, dördüncü kuvvet olan medyayı tekeline almak, iktidarda kalması için olması gerekenlerdi. Tüm bunları yapan AKP iktidarda kaldı ama bir devamlılık, süreklilik de gerekiyordu. Süreklilik için yapması gerekenler arasında kendi ekonomik çevresini oluşturmak, mevcut cemaatler, vakıf ve tarikatları kendine bağlamak, Kürtleri yanına almak istemek, Metiner, Miroğlu gibi AKP Kürt’ünü yaratmak, kendi medyasını kurmak, kendi stratejist, anketçi, gazeteci, yazar, akademisyen, hakim, savcılarını mevkilerine uygun atamak, tüm güvenliği iç işleri bakanlığında toplamak, kendi ordu, polis, bekçi ve (gayri resmi de olsa) silahlı sivil halk gücünü kurmak, ortağı olan Gülen cemaati ile İslam maskesi ile girilmedik ev, ocak, kapı bırakmamak…
AKP, iktidarını süreklilik ile garanti altına almak için yapmadığı şey kalmadı. Şey dememizin nedeni, bizzat Erdoğan’ın, Cemaat için, “ne istedilerse verdik” kabilinden sözler sarf etmesiydi. Tabi şimdi cemaat yok. Sahte ve imitasyon bir darbe ile ortada cemaatten eser kalmadı; en azından görünür değiller, ki öte yandan cemaatin MİT dahil hem Ortadoğu hem de küresel güçlerin istihbarat örgütleri ile doğrudan bağlarının olduğu bilinen bir gerçektir. Nerede okul varsa orada, istihbarat örgütleri ile ilişkiler vardı. Çok uzağa gitmeden örnek vermek gerekirse Güney Kürdistan’da ona yakın Feto okulu vardı ve Güney’in ileri gelenlerinin çocukları ve torunları hep o okullarda okuyup yetişti(rildi)ler.
AKP için iktidarda kalmak ve süreklilik yetmiyordu; devlet mutlak ele geçmeliydi! AKP ve düzen partileri için Kürtler zaten hem her dönemin oy deposu hem de katledilmesi gereken nesnesi!
Çok partili döneme geçtikten sonra, -ömrü CHP gibi olmasa da- her hükümet amatörlüğünü, Kürtler üzerinde deniyordu. Ama en fazla zulmeden iki parti oldu; AKP ve CHP. Yani Din’in kutsadığı devlet formülasyonu! CHP’li Türkiye Dersim’i Zilanları gerçekleştirirken AKP’li Türkiye Roboskî, Şengal, Kobanê, Efrîn, Cizre, Sur ve Nusaybin yıkımlarını gerçekleştirip ön ayak oldu. CHP’li Türkiye hala Şeyh Said ve Seyit Rıza’nın mezar yerlerini söylemezken, AKP’li Türkiye mezarları tahrip ediyor, kemikleri çıkarıp binlerce kilometre ötedeki şehirlerin mezarlığında kaldırıma defnediyor.
İşte bugün, mevzubahis Kürtler olunca zulmü elinden bırakmayan ve bizce her ikisinin de eşit derecede dost-düşman olduğu AKP ve CHP zihniyetinin ortaklaşma çabalarına tanıklık ediyoruz. Kabul etmek gerekir ki Türkiye’de pratik sahada iki keskin damar var; biri yeşil, diğeri kırmızıyı temsil eden bu damarlar AKP ve CHP oluyor. Uzun zamandır devlet içerisinde birbirlerine üstünlük sağlamak istedikleri anlaşılabiliyor. AKP ve CHP eksenli bir Türkiye yaratılmak isteniyor. Bir yanda Muhafazakarlar, diğer yanda ise Cumhuriyetçiler adı ile iki kutuplu bir meclis.
İzmir’de camide Çav Bella marşı çalınmasından sonra her iki partinin seviyeyi koruyan atışmaları dikkatlerden kaçmıyor ki Erdoğan’ın öfkesi öyle normal zamanlar gibi olmadı. CHP’de pek farklı sayılmazdı ki bugün ağzından baklayı çıkardı. Kılıçdaroğlu: ‘Ezan varsa İstiklal Marşı da olacak’, diyerek Cami varsa ortaklaşmanın ancak bu temelde olabileceğini söyledi. Tüm Türkiye’nin önünde aslında devlet, kendi arasında anlaştı.







