Erdoğan çıtayı yükseltti. Gariban Kılıçdaroğlu’nu hedef tahtasına koydu. Hem de ne hedef… Tutturursa, Kılıçdaroğlu, sizlere ömür gibi bir şey olur.
Okuyalım:
„Kılıçdaroğlu’nun 15 Temmuz gecesi Atatürk Havalimanı’nda VIP’teki görüntüleri kameralara takıldı. Işıldakları olan araçlarla tankların yanına geliyorlar. Orada bir görüşme söz konusu. Darbecilerle temasta bulunuyorlar. Hadi sen gidebilirsin diye ona yol veriyorlar. Oradan Bakırköy İlçe Başkanı’nın evine gidiyor.
Oturduğu koltuk kontrollü bir koltuktur. Oraya da kasetle geldi, kasetle gidecek. Dürüst değildir bu adam. 7 Ağustos’ta Yenikapı buluşması yapıyoruz. Sayın Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’yi davet edin diyorum. Havalimanında darbecilerle iletişim kurduğunu bilseydim davet etmezdim. Darbecilerle anlaşmış olan birini nasıl davet ederim?“
Bu laflar, öyle „edepsizlik etme“, „terbiyesiz“, „sen kimsin ya“ filan demeye benzemez.
Gazeteci Kadri Gürsel’e Baylock kullanan bazı kimselerin telefon etmesi, bu gazetecinin beş aydır hapiste yatmasına sebeb oldu. Yani Kadri kardeşimiz „Bylockçuyla iletişim“ kurmamış. Hele onlarla „anlaşmamış“. Hele hele bu Bylockçuların hiç biri „tank“ sürücüsü değil ve „ışıldakları“ yok.
Ya Kılıçdaroğlu?
Garibimin durumu zor. Gazetecileri, akademisyenleri, „sana bir Bylockçu telefon etmeye kalkmış, adeta da etmiş“ diyerek hapse attıran Cumhurbaşkanı, Kılıçdaroğlu’nu „darbecilerle iletişim kurmak“ ve „anlaşmakla“ suçluyor.
Asya Bank’ta „hesabı“ olanı „ağırlaştırılmış müebbetle“ yargılatan Erdoğan, bu suçlamalardan sonra, Kılıçdaroğlu’nu, „Kazıklı Voyvoda“ gibi kazığa oturtmaktan, derisini yüzmeye kadar kim bilir ne hallere getirir.
Suçlamanın saçmalığı yüzünden yazıyı bir tür kara mizah üslubuyla yazdığıma bakmayın. Bu son açıklamanın anlamı açıktır. Erdoğan 16 Nisan’da kazanırsa, bilin ki, yalnız HDP’yi ve onunla işbirliği yapan ya da yapmayan tüm sol muhalefeti değil, CHP de içinde ve hemen sonra Gül, Arınç, Davutoğlu da dahil, kendisine karşı olan herkesi tasfiye etmeye hazırlanıyor.
Bunu yapmak zorunda.
Çünkü kendisine karşı şimdilik cılız da olsa, güçsüz de olsa, sayıca seyrek de olsa, her hangi bir „alternatif“ gücün ortaya çıkmasından zebani görmüş gibi korkuyor. Korkusunda haklıdır. Çünkü, Saray iktidarının en büyük avantajı, kendisine karşı bir „sistem içi alternatifin“ ortaya çıkma fırsatı bulamayışıdır. Bu da, malum, Erdoğan’ın elindeki Soylu türü „sopalarla“ sağlanıyor.
Erdoğan en küçük bir „alternatifin“ ortaya çıkmasıyla, bunun nasıl birden bire „iktidar gücü“ haline gelebileceğini kendi deneylerinden biliyor. Düşünün bu Erdoğan Erbakancı hareketin ancak küçük ve azınlıkta olan bir parçasıydı. Eğer Erbakan’ın elinde Soylu gibi bir sopa olsaydı ve Erdoğan’ı bir iki aylık değil de, yirmi yıllık „dört duvar arası“ etseydi, AKP diye bir parti mevcut olabilir miydi? Eğer ABD ve İngiltere Erdoğan ve ekibini hazırlandığı Ortadoğu savaşında kullanmak için „güçlü bir alternatif haline getirme“ kararı almasaydı, Erdoğan şimdiki Saray’ı rüyasında bile göremezdi.
İşte bu tecrübe Erdoğan için altın değerinde. Küresel güçlerin Kılıçdaroğlu’nu bile kendisine karşı „alternatif haline getirecekleri“ ihtimalinden ödü patlıyor. Ödü patlayan ne yapar? „Sen beni korkutuyorsun, ben de seni korkuturum“ der. Ve Erdoğan devlet olduğu için, devlet olmayanın ödü patlar. Alternatif olmaktan çıkar.
Buradan hareketle, Erdoğan’ın son günlerde, referanduma birkaç gün kala, konuyu „anayasa tartışması“ olmaktan çıkarıp, „darbe tartışmasına“ çevirmesi ve hedefine de Kılıçdaroğlu’nu yerleştirmesi, „evet“ çıktığı durumda neler olacağını çok iyi gösteriyor.
İş şuraya doğru gidiyor: Darbenin esas olarak bir Gülenci darbe olmadığı, gerçekte „Kemalist, NATO’cu ve Amerikancı“ subayların marifeti olduğu her geçen gün daha çok söyleniyor.
Ve Kılıçdaroğlu „nerede bu darbenin siyasi ayağı“ derken, Erdoğan, „nerede olacak, CHP’nin içinde“ demeye hazırlanıyor.